tesettür ve felsefe konumuzu
da hatta b.lg.sel güçlerin, kurgucu gücün ve anüğ.n rüm i (Kant) oynar. Ya da Schillefin dediği gibi, maddeye ve fo. her şeyle oynar. Bu başına buyruk çaba, tinin sahip olduğu m'"-lik ve içerikleri de serbestçe etkiler. Örneğin, Euripides'in nunda tüm tarihsel geleneğe aykın olarak işlemiş olduğu gibi, Helen, tannça Hera tarafından imal edilmiş bir hayalettir ve gerçek^ len Mısır'da yaşamıştır. Euripides böylece sadece hoş anlanılı.eğltın rici bir komedi yaratmış olmakla kalmıyor; hatta aynı zamandajı,, çok pek "ciddi" olarak, kuruntular uğruna kendilerini kanlı birsavajj kurban edebilen insanların budalalığını da bize gösteriyor. Grek jaiı[ bu ”oyun"unda kuşkusuz mitosu kullanmıştır; ama tannlann veinsaj, lann nasıl da birden değişiverdiklerini işlerken, aynı zamanda bu* toslarüzerine romantik bir "ironi" de geliştirmiştir. Kısacası, oionon sanatta oyun herhangi bir biçimde olabilir; o seslerle, renklerle, biçin-lerle, sözcüklerle ya da başka şeylerle kurulabilir. Aslında hâlis bira nat yapıtı, bir oyun olsa da, bizde bir gerçeklik duygusu uyandıraıajı başaran sanat yapıtıdır ve hatta böyle bir yapıt, oyun ve gerçeklik an smdaki gerginliği ortadan kaldırır. Ama oyun olarak sanat, ne varla, gerçekliği zorlayamaz ve öbür yandan gerçeklik tarafından da zorlanamaz. Örneğin, o ne didaktik olabilir, ne de ahlâksallaştınlabilir. Her insani şey gibi oyun da pekala kötüye kullanılabilir. Gerçek bir sanatçı ne kendinden beslenen bir oyuncu olmalıdır, ne de onun yapıtı bize gerçeklik duygusu aşılamayan bir salt oyuna ve ahkâmcılığa saplanıp kalmalıdır.
SANAT VE YAPABİLMEK
Ne yazık ki, bugünlerde sık sık unutulan bir şey, sanatın bir "ya-pabilmek"ten çıktığı olgusudur. Günümüzde soyut sanat, artık hiçbir şey yapmayanların ardına gizlendiği bir etkinlik olarak yanlış anlaşılabilir. Buna karşılık şunu belirtmek gerekir; Sanat yapabilmektir Doğal yapabilme (yetenek) diye bir şey vardır. Bazı çocuklar önceden hiç bir
eşitimden geçmeden dans edebilir veya şarkı söyleyebilirler. Onlara, hareket fonnlarınt ve ritmleri doğal olarak kapma gibi bir yetenek bahşedilmiştir.tesettür Bu yetenek büyük sanatçılarda doğuştan vardır ve asla sonradan edinilmiş değildir. Doğa da yapabilir, hatta o kendi yapabilme gücüne sınırsız olarak sahiptir. Doğadaki formların erişilmez zenginliğini veya Mozart gibi bir hârika çocuğun sahip olduğu güçleri gözümüzde canlandımıak bizim kavrayış gücümüzü aşar. Tabii bunun yanı sıra, insanları hayvanlar âleminde efendi kılan bir öğretilmiş yapabilme de vardır. Süreç içinde insan, ellerini serbest hale getirmiş, böylece dumiadan artan bir hızla ve beceriyle çeşitli araçlar yapıp kullanmıştır. Ele bu kadar övgü düzülmüş olmasının nedeni bu olmalı. Ama elin serbestleşmesi sadece araç yapımına yol açmamış, özel sanatlara da olanak doğmuştur. (Çin'de resim sanatının da kaynağım oluşturmuş olan) yazı, plastik sanatlar, mimarlık ve müzik, elin serbestleşmesinin olanaklı kıldığı şeylerdir.
Sanat ve (zanaatı da içermek üzere) elişi, hem farklı, hem de birbirlerine bağlıdırlar. Andre Malraux, sanatçı formlar üretir, el işçisi (zanaatkâr) ise mevcut formları yeniden üretir, demişti. Tersine, sanatçı formlan yeniden üretemediği gibi, el işçisi de yerü formlar yaratamaz. Gerçek bir sanatçı el işçiliğini esaslı olarak kavramak zorundadır. O, el işçiliğini bir yardımcıya veya makineye de bırakamaz. Bu yüzden, kuramsal olarak sanat ile zanaat arasında kesin bir aynm yapılırsa da, bu aynm asla kesin değildir ve bu ikisi daima birbirlerine geçmiş haldedirler. Sanatçı, herşeyden önce tam bir zanaatkâr veya teknisyen olmayı başarmak zorundadır.
Bu bağlamda sanat-teknik ilişkisi özel bir problem olarak ortaya çıkar. Hep belirttiğimiz gibi, bir sanatçı, işleyeceği malzemeye, uygun bir teknikle egemen olmak zorundadır; hem genel hem de özel bir tarz olarak. Örneğin bazı ustalar ve bazı sanat okulları tekniklerinin gizini açmamışlardır (piramitleri yapanlar. Ortaçağın vitray ressamlan, Van Eyck Kardeşler, Segentini). Sanatçı da bir teknisyendir. Ama sanatçı iher zaman, tekniğinin kölesi değil efendisi olmak durumundadır.tesettür Sa-
ESTETİK İNANÇ
Sanatçı yüksek bir estetik inanç etkinliğine sahiptir. Esteıit doğrudan ve sezgiseldir ve bir şeyi rasyonel olarak doğru veya'; kabul etmeyle hiçbir ilişkisi yokur. Bu inanç, her türlü yarardan İJ nılabilirlik ve denetlenebilirlikten bağımsızdır ve bu haliyle alg,^ gerçekliğin sınırlannı aşar. O, estetik oyun nesnelerinin gerçek]i|n duyulan bir inançtır. Büyük bir sanatçı bizi, Oidipus’un, Hamlet,. Ofelya'nm, Faust ve Gretchen’in "gerçeklik "lerine inandırabilir vefcjj öylesine bağlar ki; bilincimiz onların gerçek olmayışlanm parantez alır ve onlar hatta gerçek kişilermiş gibi yaşamımızda yer alırlar. Este tik inanç alanı çok karmaşıktır ve henüz yeterince araştınImamıştır.Sj. natçının estetik inancı çok çeşitli biçimler alabilir. Örneğin o, hernes nenin kendi içinde saklı bir güzelliğe sahip olduğuna, bu güzelliğingü nün birinde açığa çıkacağına (Gerhard Hauptmann) veya birezeli-ebe di güzel olduğuna ve objelerin ondan pay alarak güzel göründüklerine (Platon) inanabilir. Hatta o, sanatçının görevinin evrenin saçmalığını göstermek olduğuna da (Sartre) inanabilir. Sanatçının inanç haline karşılık, seyredenin (estetik özne) inanç hali, sanat yapıtını tam bir onay lamadan, yarım onaylamaya ve giderek yapıt karşısında soğuk bir eleştirel kuşkuculuğa kadar, çok çeşitli basamaklarda olabilir. Biz oyuncunun Hamlet olmadığını ve Hamlet'in gerçek bir öykü değil de sadece bir trajedi olduğunu biliriz. Buna rağmen oyunu gerçekmiş gibi yaşar ve kendimizi, babasını öldüren kişiden intikam almak gereğini duyan bir oğulun yerine koyabiliriz; şair, burada hiç de bir yanm inanç aşılamak istemez; tam tersine, yapıtının sadece bir oyundan ibaret olduğunu bilmekle ortadan kaldırılamayacak olan tam bir estetik inanç aşılamak peşindedir. Çünkü bu oyun bilinci estetik hazza ne oranda kanş-mışsa, haz o oranda zedelenir.
Sanatsal doğruluk, bu yüzden bir inanç doğruluğudur Gerceküs-tücü niteliklerinden dolayı, sanatsal inanç ,1e dinsel inanç akrabadırlar "Sanat aslında dinden ve dinle birlikte ortaya
ulusun dinsel inanç evreni, bu yüzden örneğin yapı sanatını, plastik sanatları, resmi ve müziği derinden etkiler. Dinin sanat üzerine etkisi çoğu kez olumlu ve verimlidir; ama olumsuz da olabilir (Yahudilik ve İs-lâmda resim yasağı gibi). Sanat tannnın hizmetinde olabilir ve Bach, Hendel ve Beethoven'de olmuştur da. Ama buna rağmen din ve sanat sferleri hep birbirlerinden ayn kalmışlardır. Dinsel inanç, kesinliğe, ahde, tekelciliğe ve dinsel kurtuluşa yöneliktir; estetik inanç ise özgürlük, perspektivite ve ifade peşindedir.
DİL OLARAK SANAT
Sanat pek çoklannca duygulann ifadesi olarak tanımlanır. Bu yanlış değildir, ama çok kısıtlı bir tanımdır. Sanat yalnız duygulan ifade etmez; hatta o aynı zamanda güdüleri, içtepileri ve iç yaşamın gözlemle-nemez her türlü zenginliğini de ifade eder. Ayrıca o dış dünyanın betimine yöneldiği kadar, yeni dünyalarda kurar. Sanat bir bildirme formu, bir dil olarak oluşur.tesettür Tiyatronun kaynaklanndan biri olan sessiz dil (pandomim dili), sesli dile, konuşulan dile ve yazı diline ve giderek resim diline giden yolu açar. İnsan konuşan hayvan olur olmaz, dil sanata etki etmeye başlamıştır. Çünkü biz dili, sadece iletişim aracı olarak değil, tüm deneyimlerimizin yorumlanmasında da kullanırız. Belli bir anlamda dil, stınatın temel gizini de içinde tutar. Dil yapılannın dayandığı ilkeler, sanat yapıtlannın da dayandıkları ilkelerdir. Dil mucizesi, dilin sonlu sayıda ses ve heceler yardımıyla sınırsız sayıda duyusal-duygusa! içerikleri ifade edebilir ve betimlenebilir kılmasındadır. Tinsel içeriklerin anlamlı bir düzenine ulaşmak için, dil, duyusal malzemeyi (ses ve heceler) organize eder. Bunun sonucunda çifte bir dil formu oluşur: Biri içsel, öbürü dışsal. Dışsal dil formu, örneğin seslerin bir-birleriyle olan ilişkisine karşılıktır ve bu ilişki ses yasalannda ifadesini bulabilir. İçsel dil formu, örneğin nesnelerin eril (maskulen) veya dişil (feminen) olarak keyfi biçimde gösterilmesinde olduğu gibi, deneyim içeriğinin dilde kullanılmasının tarz ve türünü belirler.
Sanal genislelilmis ve genelle şiiri İmi, bir dil olarak , ,
O,dılm yetersiz kaldığı yerde, onun yerini alan, onu genişte ** layan bir dildir.tesettür Beethoven'in mektuplarında, sözcüklerin yeteı^ dığı yerlerde, aralara hemen notalar serpiştirilir. Büyük şairler isi ^ yine dil içinde kalarak yapar ve dili zenginleştirirler. Sonlu sayıdaki ve hecelerin yerine, sanatçının elinde sınırsız bir ses, renk, çizgi si ve plastik malzeme, işlenmek üzere durur. Bu yüzden, birkez.dijsj] sanat formu dışsal dil formundan çok daha zengindir ve bunlar biiyi bir çok-çeşitlilik içinde sanatsal yaratmanın çeşitli alanlannda işlenmt, ye hazır dururlar. Bunun gibi içsel sanat formu da içsel dil formundaj daha kapsayıcıdır. Bu içsel sanat formu, somut bir şey değildir. İnsan gören hayvan olarak adlandınhr. Oysa hayvanlar insana göre dahakes kin gözlere sahiptirler (gündüzleri kartalların, geceleri kedilerin ne kadar iyi gördüklerini hep biliriz). Ama insan, görmeden ayn olarakvia-yon dediğimiz şeye, özgörüye, içten bakmaya sahiptir. Bunun gibi,kn-laklan bizden çok daha iyi işiten hayvanlar vardır. Ama insanda, sagu Beethoven'in gerçekleştirmiş olduğu gibi, içten işitme yetisi vardır. Yı ne bunun gibi, tad alma duyusu bizden hayli gelişmiş hayvanlar vardır, Ama buna karşılık insan tinsel tad alan varlıktır. İşte, içten görme, iç ten işitme ve içten değerlendirme tarzları, en sonunda, sanat yapıtının niteliğini ayırdetmemizi sağlar. Her sanatçı kendisine göre bir dil yaratır. Albert Schvveitzer şöyle der: "Bach, aslında bir ses dili üzerinde çalışmıştır. Onda sevgi dolu mutluluğun, canlı dostluğun, derin ve yüce acıların durmadan tekrarlanan ritmik motiflerinden oluşan bir dil vardır. Tek tek sanatçılann "diller"ini araştırmak önümüze geniş, verimli bir alan açar. Sanatçılar için ana problem hep şu olmuştur; 1. Kişisel yaşantılanna uygun ve 2. bireyüstü ve genel olarak anlaşılabilir olan bir dil bulmak. Örneğin IS.yüzyıl müziğinde olduğu gibi ortak bir sanatdi-h varsa, bu ış kolaydır. Ama günümüzde olduğu gibi, böyle bir ortak dil yoksa sanatçının işi çok zordur. Bu sanat dillerinin bulunuşu bir sanat stilinin kurulmasında en önemli adım olmuştur ^
n ve hiçbir çeviriye olanak tanımamaları veya sözlük tanımlanna uygun düşmemeleri ile ayrılırlar. Başka bir deyişle bunlar herşeyden önce zihinsel yapılı diller (örneğin, bilim dili) değildirler; tersine, kendi nüfuz edilemezlikleri içinde tüm insanlığın malı olan dillerdir. Bu yüzden onlar tek-anlamlı değil, çok-anlamlı dillerdir. Bu durum, sanat ya-pıtlannı özgürlüğe götürür ve onları yorumlamada sınırsızlığa yol açar. Onlann yanlış anlaşılabilirliğini yapan şey de budur. Öbür yandan sanat yapıdan bir şeyler söyledikleri, "konuştukları" sürece yaşarlar; onlarla konuşan biri olmadığı sürece ölmüş gibi olurlar; tâ ki onları yeniden anlayacak, onlarla "konuşacak" yeni bir kuşak ortaya çıkıncaya kadar.
biçim verme olarak sanat
Bir sanatçı, yüksek bir biçim verme gücü olan kişidir.tesettür Sanat bakımından biçimin önemi ve anlamı çok uzun süredenberi bilinir. Ne var ki, bu biçim, sık sık mükemmel ve durağan bir şey, "form" olarak anlaşılmıştır ve sanatın bu formu örnek alan bir taklit süreci olduğu söylenmiştir. Oysa, sanatı sanatçının biçim vermesinden başka bir şey belirlemez. Ama örneğin Platon, böyle bir mükemmel ve durağan formun önselliğine inanıyordu ve kök-foımlar, onun için kendi başlarına varolan, sonsuz, durağan ve mutlak şeylerdir. Ne var ki, değindiğimiz gibi, sanat formlan, aslında sonradan varolan, göreli ve dinamik şeylerdir. Onlar sanatsal yaratma süreci içinde oluşurlar, bu süreç içinde ortaya çıkarlar ve herhangi bir içerikle belirlidirler. Onlann çeşitli stillerde ortaya çıktıklan gözardı edilmeden, ideal-tipsel olarak bu konuda şu olanaklar ayırdedilebilir: 1. Kendiliğinden biçimlenen biçim [forma se formans): Buna rastlantısal olarak oluşan biçim de denebilir. Örneğin, bir kâğıdı ortasından katlayıp bir yüzüne mürekkep damlattığımda, kağıdın her iki yüzünde de ilgi çekici formlar meydana gelir. Bu formlar çeşitli kişilerce yanm aya, at başına, bulut kümesine vb. benzetilebilir.tesettürtesettür
