tesettür ve felsefe konusu

tesettür ve felsefe konusu

 ratıcısmın bireysel ürünü olduğu kadar, toplumsal yapıya bağlı ve aynı zamanda ondan çıkan bir toplumsal ürün olarak bakarlar.
Tüm bu bakış tarzlan ve yöntemler, mutlaklaştırılmadıklan sürece, kendi açılarından kısmi bir doğruluk taşırlar. Öyle ki, bizi sanatı kavrama konusunda bazı temel noktalara götürecek bir yol bulmayı denerken, tüm bu tarz ve yöntemlerle elde edilmiş olan sonuçlardan yararlanmak gerekir. Buna göre, bizim temel sorumuz şu olacaktır: Sanat nedir? Bu somyla işe başlamak için de, aynı zamanda şunu sormak gerekir. "Sanat" sözcüğünün çeşitli dillerdeki anlamı nedir? Eski yüksek Almancada "Kunst" (sanat) sözcüğü Kenninis’ltn (bilgi) gelir ve aynı zamanda işbilirlik, beceri anlamlarına da sahiptir. Aynı sözcük eski Sakson dilinde de benzer anlamlara sahiptir. Bu kök Got ve İngiliz dilinde yoktur ve onun yerini "Art" almıştır. Art’ın iki anlamı vardır: 1. beceri, hüner (skill), 2. bir beceriye, hünere dayalı olarak yapımı gerçekleştirilen şeyleri öğrenme ve öğretme tarzları. Almanca'daki "Kunst", İngilizdeki "fine arts"a (güzel sanatlar) karşılık olabilir. "Art", Latince "ars"dan gelir ki, daha çok, bir kurala bağlı insani etkinliğin biçim ya da tarzı, genel olarak, maharet, üslûp, beceri, daha özel olarak da el becerisi, işleme, zanaat ve bilim anlamlarına gelir. Görülüyor ki, "ars" terimi ne sanat sözcüğüyle sınırlıdır; ne de onun bilime karşıt bir anlamı vardı. O, bir sanat ya da bilimin temelinde yatan kuralları ifade eder; örneğin retorik için gramer bir "ars"dır. Böyle bir dil çözümlemesi ile sanatın anlamının çözümlenmesine ne gibi bir katkı getirilebilir? Hiç kuşkusuz bir dil çözümlemesi sanatın ne olduğunu bize asla veremez. Ama sanat fenomeninin asla ihmal edilmemesi gereken bir açıdan görülmesini de.sağlayabilir. Bu açıdan bakıldığında görünen şudur: Sanat, yapabilmekle, beceri ile, zanaatla, kurallı eylemle ilgilidir ve giderek tüm insani etkinliğin temelinde yatan bir şeye bağlıdır. Bunu saptadık mı, artık etkinlik olarak sanat ile ürün olarak sanat arasına bir farklılık koyma gereği ortaya çıkar.
şey var mıdır? Bu soru, sanatın teknik yanıyla ilgili değildir. ^ açıktır ki, örneğin desen çizmek, resim ya da beste yapmak, be|^ teknik bilgi ve beceri gerektirir. Bu yüzden sorumuz daha çok injjjj "sanatsal yaratıcılık" adı verilen bir temel işlevin, dil ya da düşünct,^ belli bir basamağında ortaya çıkabilecek böyle bir işlevin bulunupkı^ lunmadığıdır. Örneğin, insanlan sanat yaratıcısı hayvan olarakdag^ rebilir miyiz? Hayır. İnsanda, örneğin dil ve düşünce gibi temel vela, rakteristik sayılabilecek şekilde bir sanatsal etkinlik yoktur. Herkes le ve düşünceye sahip olmakla birlikte, herkes sanatçı değildir.tesettür Öit yandan, sanatçı da, her insanda bulunandan apayrı şeylere sahip kişi d-değildir. Ama o, insanların sahip oldukları yeteneklerden bazılannada^ ha yüksek oranda sahiptir ve o aynca, bu yeteneklerini belli bir laiîl içinde bütünleştirme gibi bir yeteneğe de sahiptir. Sanatsal yaratıcıİK ğın, düşünce ve dil gibi herkeste bulunmayan bir şey olması, belki bir eksiklik olarak görülebilir; ama o aynı zamanda düşünce ve dil karşı-j sında bir üstünlüğe de sahiptir. Çünkü sanat, dilde ve düşüncede patça parça görünüme çıkan, ama aslında parçalanmaz bir bütünlüğü olan insan tininin yaratıcılığının ürünüdür.
Öyleyse, sorumuza, yani "sanat nedir?" sorusuna ilk yanıt şudunj Bir etkinlik olarak sanat, insan yaşamının bir temel hareketi, bir boşal-^ ma alanı, bir mecrasıdır. İnsan yaşamı (istenirse "insan ruhu" ya da "insan tini' densin) bir iç enerjiyle bu mecradan boşalır ve bedenin duyusal veri içeriğinden kalkarak bir etkinlik geliştirir. Bu etkinlik, insanın bedensel, psikolojik ve tinsel tüm olanaklarını kullanır. Bu haliyle sanat, yaşamın toplu karakterine bağımlıdır. Onun temel özelliği, bir bütünlük karakteri taşımasmdadır. Bu yüzden o, ancak kişinin yaşama bütünlüğünden çıkan şeylerle gösterilebilir; o, bilimlerin yaptığı gibi bir parçalan olarak nesneleştirilemez
Ne var ki sanat, tüm bu enerjileri, her zaman değişen yeni bir zemin üzerinde bütünlüğe sokar. Örneğin, sık sık, sahip olduğumuz du-yumlann aslında tek bir duyum olduğunu, bu duyumun sinir sistemi ve insan bedenindeki organlarca bölündüğü hakkında hipotezler ileri sürülür, Ben buna şunu eklemek istiyorum: Tasarımlama, fantezi ve anımsama da, aslında aynı temel güçten çıkan üç ayn ışındır ve bizlerin geçmiş, bugün ve gelecek dediğimiz şeyler, bunlann ortak çalışmasının ürünüdür. Algılan, tasanmlan veya salt imgesel şeyleri, ytuıi tek tek ta-sanmlama, fantezi ve anımsamaya maledilen bu şeyleri tek bir kuruluş içinde kavrama, işte sözünü ettiğimiz bu tek güçten dolayıdır. İşte sanatçı, bu kumcu-kavrayıcı güce daytmarak, tasanm, anımsama ve fantezide parçalanmış olan bu şeyleri birleştirerek anlamlı şekiller elde etmeye çalışan kişidir. Ama tabii ki, her sanatçı bunu kendi özel perspektifi altında yapar.
Bu nedenle "sanat nedir?" somsuna ikinci yanıtımızı şöyle veriyo-mz: Etkinlik olarak sanat, insan tininin vazgeçilmez bir denemesidir. O, mevcut malzemeden (içerikten) bir düzen ve şekle (Geştalt) yükselme hamlesi, yani bir kurma ve şekil verme girişimidir. İnsan, sanatta bir evren yaratır veya daha doğrusu, kendi kurduğu bir tarza göre kendi evrenlerini yaratır.
Her iki yanıtı birleştirirsek şöyle diyebiliriz: Sanat, insan tininin bir iç enerjiyle ve bütüncül biçimde dışavurumu olduğu kadar, bir kurma ve şekil vermedir. Burada bilinçli ve bilinçsiz etkinliklerden söze-dilebilir. Ne var ki, ben içkin ve otonom sanat, aynmını yeğliyomm. Birincisi, yani insan tininin bir iç enerjiyle dışavurumu olarak sanat, bilinçsiz etkinliklere bağlıdır. İkincisi, yani özel şekli vermelere, kurmalara elveren etkinlik ise, otonomdur. Bu aynm, hem doğa ile sanat arasındaki ilişkiyi, hem de sanatın kendine özgülüğünü açık kılar. İçkin sanat hayvanlar âleminde de vardır. Eskiler, insanın hayvanların sanatsal etkinliğini taklit ettiğine inanırlardı. Onlar hareket sanatında (dans, bale), yapı sanatında ve müzikte, an kovanlarının,
Gerçekten de doğa, çiçeklerde, yaprak, koza ve meyvalardave le kristal/erde sanatçı gibi davranmıştır. Biz tüm banlan neder'-' diye adlandırıyoruz ve onlara karşı estetik bir sevgi duyuyoruzi*^ onlar forma sahiptirler; çünkü doğa, belli koşullar altında en azen** kesine göre basit çözümler bulmuş ve böylece madde üzerinde bir^ fer kazanmıştır.
OYUN OLARAK SANAT
Doğadaki her şey sanki bir oyunmuş gibi görünüyor ve doğaken dişini sanata yine böyle açıyor. Çünkü sanat da bir oyundur. Bımın böyle olduğunu daha dilde görebiliriz. Biz keman, piyano, flüt oyunla nndan, görsel oyunlardan sözederiz (Almancada "enstrüman çalmak' fiili yerine "enstrümanı oynamak" fiili kullanılır -gev.-). Bu oyun karakteri çok önemlidir.tesettür O, içkin ve otonom sanatı birbirine bağlarveher iki sanat, biyolojik ve antropolojik bakımdan birbirlerine oyun yoluyla derinden bağlanırlar.
J. Huizinga, derin anlamlı kitabı Homo Ludens'de (1944), insanın aslında oynayan hayvan olduğunu, kültürün bile bir oyun olarak meydana çıkıp geliştiğini ileri sürüyor. Öyle ki, toplumsal yaşamın birbinn-den en ilgisiz alanlannda bile, örneğin arkadaşlar arasındaki dostça bir kâğıt partisinden geleneklere, savaş kurallarına ve giderek felsefeye kadar, yaşama formlarının oyundan çıktığını savunuyor. Sanat tarihinden gelme bir kültür tarihçisi ve filozofu olarak Huizinga’nın belirttiklerinde kuşkusuz kısmi bir doğruluk vardır. Kısmidir, çünkü gerçekliğin bütünü, böyle tek yanlı temellendirmelere izin verilemeyecek kadar karmaşıktır. Ama Huizinga şurada haklıdır; Tüm insanlara maledemezsek de, sanatçı, büyük ölçüde oynayan hayvandır. Kedi, köpek gibi hayvanlar tutkulu bir biçimde oyun oynarlar ve aynca oyunun nereye ka-dargidip kavgaya dönüşeceğini de çok iyi kestirirler. Biyologlar, hayvanlar âlemindeki bu oyu
Sanat bakımından oyun, gündelik yaşamı ve onun bağımlılıklan-nı aşan bir sfere erişmenin ilk adımıdır. Oyun, gündelik yaşamı ve onun içeriksel kaygılarını bilerek gözardı edip onlann üstüne yükselmeyi ve hoşlanmayı sağlar. Ama buna karşılık aynı oyun, oyuna katılanlan tamamen kendi kurallarına uymaya zorlar. Bu kurallarla özel oyun alanları ve oyun zamanlan, yani ritmler, düzenler oluşur ki, bunlar daha sonra bilinçli olarak belirlenip formüle edilinciye kadar, başlangıçta bilinçsizce konulmuş olurlar. Bu oyun karakteri, nesnesiz sanatlarda (dans, bale), eskrim gibi parasal bir yarar gözetilmediği sürece sporun her türünde, egemendir. Buna karşılık otonom sanatta oyun çok daha derin bir kaynaktan çıkar. Ruhumuz da oynar. Düş, tasanm ve anımsamalarla oynanan bilinçsiz bir oyundur ve bu yüzden o ilk şairdir. Düş görmek demek, içimizdeki şairin konuşması demektir. Düşte, tinin derin ama bilinçsiz bir dışavurumu söz konusudur. Biz düş sırasında, serbestçe, geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine katıştırır, çok uzun zamandan beri unutmuş olduğumuz yaşantılanmızı belleğimize davet eder, yaşayıp yaşamadıklarını ayırdetmeksizin ölülerimizle konuşur, onlan hiç beklenmedik durumlarda karşımızda buluruz vb. Düş bir çeşit cinnet, anlamsız bir oyun gibi görünür. Düşün anlamı, ancak psiko-analitik çözümlemelerle ortaya çıkartılabilir. İrrasyonel ve saklı anlama sahip şekiller meydana getirdiği için, düş, yaratmanın ve özellikle sanatsal yaratmanın babası sayılabilir. Jean Paul, düşü "yaratmanın manastın", "yaratmanın anayurdu" olarak adlandırmıştır. Ne var ki, burada yine içkin ve otonom sanat arasındaki aynmımızı anımsamak gereklidir. Biz düşte kendi korkulanmız, umutlanmız ve tasanmlanmızla kendi kendimize bir oyun oynamaktayızdır. Oysa büyük bir şair, sahip olduğu tüm tinsel güçleri bilinçli bir şekilde kullanarak, aynı korku, umut ve tasanmlarla oynamaktadır. Ama ilişki önemlidir ve bu yüzden Jean Paul, sanatın doğal kökenini sadece ve sadece insan ruhunda bulmakta haklıdır.tesettür