tesettür ve felsefi
evet arkadaslar en güzel yazıları yazan tesettür dediki len' dilin mevcut toplumun bütün üyeleri tarafından eşitçe kullanı igi oj* lemek doğru olmaz. Bu noktada "her gerçek dil hiçbir suretle tek bir omojen dil topluluğu İçinde birleştirilemeyen ve sınıf, bölge, cinsiyet, statü vesaireye göre değişen son derece karmaşık söylemler dizisidir. Biri için norm olan bir başkasına göre sapma sayılabilir" (Eagleton 2004:21).Bununla birlikte toplumdaki bütün dilsel sapmaları da edebî saymak imkânsızdır; çünkü normlar ve sapmalar hem toplumsal hem de tarihsel bağlama göre değişebilir Bu noktada "bir dil parçasının yadırgatıcı' olması, onun her yerde ve her zaman öyle olduğunun garantisi" değildir; "belirli bir normatif dilsel arka plana göre yadırgatıcıydı ve bu arka plan değişirse yazı artık edebi olarak görülmeyebilirdi" (Eagleton 2004; 21) Bu hususta bir dil parçasındaki sapmayı anlayabilmek için belirli bir arka planın olması gerekir Bu noktada Biçimcılere göre "edebilik' bir söylem turu ile bir baska^ ayırıcı (dıfferential) ilişkilerinin bir işleviydi, yani ezelden ebede av özellik değildi Bıçımciler edebiyatı' değil 'edebfliğr yanı edebf' * olduğu kadar bu metinlerin dışında birçok yerde de rastlana ^^^^^lerde mmlarını tanımlamayı hedefliyorlardı" (Eagleton 2004 21) B
sunulduğu takdirde edebî olup olmadığı üzerinde tartışma götürür Fakat kimse bu cümlenin edebî olmadığını söyleyemez çünkü cümle bir romana, kurmaca bir metne aittir. İşte bu noktada bu tür cümlelerin edebî söyleme alt olduğunu "bağlam söyler, ama dilin onun başka tür söylemlerden ayıran hiç bir bünyevi özelliği ya da niteliği yoktur, edebî ustalığına hayran olunmadan da herhangi biri tarafında pekâlâ" söylenmiş olabilir (Eagleton 2004: 22). Bu nunla birlikte yukarıda bahsi geçen roman cümlesi edebî olmakla birlikte dilinde herhangi bir 'sapma' ya da 'yadırgatma' olmayabilir. Bu noktada "edebiyatı Biçımciler gibi görmek aslında bütün edebiyatı şiir olarak görmek demektir Biçitnciler düzyazıyı ele aldıklarında ona çoğunlukla şiirde kullandıkları türde teknikleri* (Eagleton 2004: 22) uygulamışlardır; çünkü şair "metninde din uzlaşımlanyla (conventlon) oynar ve bu uzlaşımların sınırlarını zorlar" \Boym 2010: 23). Alışılmış gündelik dilden sapmalar düzyazıya oranla şiirde daha yoğundur. Edebiyat ise şiirin yanında daha pek çok düzyazıyı bünyesinde toplar,
Yme edebî söylemde kullanılan dilde bir 'sapma' ve 'yadırgatma' olması gerekliliği iddiası her ifadenin istenildiği takdirde normdan saptırılıp, yadırga-tıa hale dönüştürülebileceği gerçeği göz önüne alınacak olunursa edebî söylemin diğer söylemlerden ayırma noktasında sağlam bir ölçüt kabul edÜ(e)meyecegini gösterir. Bu noktada herhangi bir ifadenin, insana ne anlattığından çok insanın bu ifadeye ne anlamlar yüklediği daha da öne çıkar. Bir ifadeye genel, kozmik bir anlamlar yüklenebilir ve kelimeler ifade içerisinde bağlamından koparılıp aşırı bir yoruma gidilebilir. Yorum, olay ve durumların, msanıa insan başarılarının ve eserlerin değerlendirilmesiyle ortaya çıkar. Bu hususta "her kişi kendi insan ve hayat anlayışına göre ayrıca kişi olarak varlık yapısına göre eylemde bulunur; kişilerin yapıp ettiklerinin örgüsü olayları oFuşturuf: böylece tarihsel realite oluşur" (Kuçuradi 2001:401). İşte bu hususta olay ve durumların, insanın veya insan başarılarının ve eserlerin değerlendi-rimesj ister katılan kişiler, ister seyirci ya da yargıç olarak değerlendirme söz lonusu olunca insana verilen tarihsel realitenin bir bölümü şeklinde yorum durumunda ortaya çıkar (Kuçuradi 2001:401). Bu noktada olay ve durumların, MMii veya insan başarılarının ve eserlerin değerlendirilmesinde "her doğru yorum, perspektifli bir şeydir. Tarihsel akış ve kesimleri, yani her olay, hep yeni doğru yorumlara açıktır. Olsa olsa ağır basan doğru bir yorumdan söz ediiebi-r Ne var kı aym olay için taban tabana zıt yorumlar aynı zamanda doğru ola-fnu Yem doğru yorumlar ise, aynı çapta insanlar, o alanda yaratıcı olanlar )ipv"!Kuçuradı 2001; 401).
Hiç kuşkusuz yapılan aşırı yorumların altında pragmatik bir dayanak da yıitur Saussure'un dilin nedensızlık ilkesine bağlı olarak bir nesne bir isimle liphr kavram işitim imgesiyle karşılandığı vakit, bu işitim imgesiyle kavram I bir benzerliğin olmadığı gibi edebî söylemde de gösteren ile gösteri i uzaklık, yakınlık veya orantısızlığın da nedeninin olmadığı görü
•Söz hep varolana dair söyleşmek demek olduğundan (her ne kad alarak ağırlıkla teorik ifadelerde bulunma anlamında değilse de) sözü mansal konstitüsyonunun analizi ve dilsel yapıtların zamansal karakteri^ rwn açık hale getirilişi, varlık ile hakikat arasındaki esasa müteallik rabıtan)^ selesini zamansallık meselesinden hareketle serilmedikçe ele alınamayacak durumda kalacaktır. İşte o zaman Var ın ontolojik anlamı da ihata edilebilir olacaktır.- ki o, zahiri bir önermeler teorisi ve yargı teorisi yüzünden basit b» copula'ya dönüştürülerek tahrif edilmiş haldedir zaten. Sozun zamansallı ğından, yani esasen Dasein'in zamansallığından hareketle 'imgelemin'on^ ya çıkışı' açıklığa kavuşturulabilır ve kavramsallaştırılmanın olanaklığı onta k)jik bakımdan anlaşılır hale gelebilir olabilmektedir^ (Heidegger 2008.371,
Heıdegger'de, Saussure'de olduğu gibi 'söz' ve 'dil' ayrımı net değildir Saussure göre “söz bireylerin söylediklerinin toplamıdır ve a). Konuşu an ariTı »steocfne bağlı bireysel birleştirmeleri, b). Bu birleştirmelerin için zorunlu ve gene istençli seslenme edimlerini kapsar* (Saussure 1
Toplumsal Nçbir şey içermeyen sözün “tüm gerçekleşmeleri bireyse ve anı tır. Özel durumların toplamından başka bir şey yoktur bu düzlemde ( aussure 1998 51). Heidegger böyle bir ayrımı yapmaz ama genelde söz'ün vangtr ne'Hginı ortaya çıkardığını *söz fiilen ve çoğunlukla kendini dil ile ifade ettiğinden ve öncelikle de çevreleyen' dünyayla ilgilenici-hakkında-soz-edıcı soz söyleme minvaliyle söyleştiği için, huzura-getirme ayrıcalıklı bir tesis edıo işleve sahip* olduğunu düşünür. (Heidegger 2008. 370). İşte bu nedenle *dıl-evımn içinde oturan varlığı ele geçirmek için dile nüfuz etmek, onu çözümlemek yeterli olacaktır* (Soykan 2001: 480). Heidegger bu tür bir çözümlemeyi kendine özgü bir halde Holderlin şiiri üzerinde yapmaktadır. Heidegger gibi Levır>as da sözün valık'ı ifşa edebileceğini düşünür.
•Söyleme ifşa olduğu ölçüde etik samimiyettir Aslında bu söyleme söylemin ontoiofik beiırfenebılırlığıne (defınabılıty) indirgenemez. Söyleme samimiyetin kendim İfşasını mümkün kılan şeydir; bir şeyi kendine saklama tarzı değil her şeyi verme tarzıdır Ontoloji hakikati total mevcudiyetin anlaşılabilirliğiyle eşitlediği ölçüde söylemenin bütünüyle ifşasını, söylenenin totalleşen ka-md.fgi.nir Çocuk »f isf yAraMnabiliılılik/ k.nlgjnl.k/ hassaslık ol-
Laytord, çocuğun bu şekilde dili kullanmasının sebebini her şeyin sistemin içinde olduğu halde çocuğun "sistemin 'altında bir şey var; Freud'un bebeklik (infantile) dediği şey var" ifadesiyle sistemin dışında oluşuna bağlar (Laytord 2010: 236). Bu noktada çocukluk söylemi gibi sanat eseri de sistemin dışındadır ve Levinas'a göre genelde sanatçı ve özelde yazar/şair "bir takım yüksek bilgileri saklıyor değildir; sanat etkinliği bilgi ve dilden bağımsız ontolojik bir konumdadır; hakikate ilişkin bir kaygısı yoktur" (Chanter 2010:472). Bu nedenle de genelde sanat ve özelde edebiyat "felsefenin kavramlarla yakalamaya çalıştığını ve bazen yakalayamadığını daha yetkin biçimde gösterir- ki bu durumda felsefe gereksizdir; ya da hakikatin dışa vurumu için hakikatin peşinde olan ama onu yakalamakta yetersiz kalan felsefeye bel bağlar ve onu yardıma çağırır" (Chanter 2010:472). Yine de Levanis yukarıdaki ifadelerinde konuşmacının konuşucunun sessiz kalabilmesi, samimiyetle açılmayı reddedebileceğini düşünür. Çünkü ona göre insani varlığı/beşeri, beşer olarak karakterize eden şey sadece konuşabilen bir varlık olması değil, aynı zamanda yalan söyleyebilmesi, bir çifte açılma ve gizleme olarak dilin çiftyanlılığını yaşayabilmesidir. Levınas bu yönüyle Heidegger'den ayrılır ve genelde sanat özelde ise edebiyatın her yönüyle 'varlığı' ifşa edip ortaya çıkardığı fikrine temkinli yaklaşır. Levınas genelde sanat özelde ise edebiyatın duyumla/duyumsamayla çalıştığını düşünür. Sanatın bırakın "hakikatle ilişkili olmayı, sanat özsel olarak 'dünyada benzeşim ve imgelerin bulunmasıyla' varlığın 'duyulur karekteri' olan hakikat-olmayanın kapsamındadır" (Chanter 2010: 473). Levinas için genel anlamda sanat özel anlamda ise edebiyat "özünden kopuştur. Dünyanın dışında, yabancıl ve coşkun, bu dünden değildir, sanatla donakalırız, o zaman sekteye uğratır, bir kesinti yaşatır tam da zamansal olanın yolculuğunu geciktirir ve bunu yapmakla da sürenin kendisinin tüketilmezliğindeki bir duraksamaya ve belirsizliğe işaret eder" (Chanter 2010:473). Levinas bu düşünceleriyle sanatın özneyle sürekli konuşan bir uğraş olduğunu reddeder.
"Edebiyat, diğer plastik olmayan müzik, tiyatro ve sinema gibi sanatlarla birlikte imgeyi zamansallaştırıyor gibi görünse de aslında imgenin isteklerini yerine getirirler. Romancının ritmi, Levinas'ın sanat yapıtının ayrıcı özelliği olarak gördüğü karakterleri kaderlerine sabitlemekle, tutsak etmekle ve onları 'sonuca' (achevement) bağlamakla zamanı imgeye dönüştürür" (Chanter 2010:480).
Levinas, ister şair isterse yazar olsun kendi yönelimleriyle seçimler yaparken bu seçimleri eserinde yansıttığında ister istemez bunları kaderine teslim ettiğini düşünür. Bu bir nevi bahsi geçen seçimlerin kaderleriyle kuşatılmışlığı, sabıtleştırıldiği anlamına gelir.
Sanat yapıtının "ötesine geçmek imkânsızdır çunku sonlanamaz olarak daha iyiye doğru gidemez. Oluşun sonlandığı ve beklentileri aştığı kurtuluşuna açık yaşayan bir an niteliği yoktur. Romanın aynı roman olması, resmin de aynı resim olmasıyla kalmaz, sanatsal bakışta roman yazarı ve ressam dun-
68
Türk ROMANINDA FELSEFİ AÇILIMLAR
yay/, içinde olup biten olayların çoktan sonuçlandığı bir v Hayat, roman yazarına zaten bir kitapla ortaya çıktığı bir şevm düğünde yazara yalvarır. Onda bir şekilde tamamlanmış bir (Chanter 2010: 480). ^
Bu noktada Levinas sanata yüklenecek bir ‘öz'ün olmadığım d Heidegger ve Levinas Varlık'm dilde ortaya çıktığı, ifşa olduğu" yön önermeye yukarıda değinildiği gibi bazı noktalarda birbiriyle benzeşen noktalarda da oldukça farklılaşan düşüncelerle yaklaşırlar. Saussure iseso^ tüm gerçekleşmelerinin anlık olduğu görüşünden hareketle 'Varlık'm dr ortaya çıktığı" önermesinde sunulanı reddeder. Benzer şekilde pslkanalı^^ söyleminin önemli kuramlarını dilbilimi-bilinçdışıyla ilişkisi üzerine kurar Lacan da 'varlık'ın dilde kendini ifşa ettiğine karşı çıkar. Lacan'a göre dil anak roniktir. Bu nedenle mevcut anda söylenenler, insanın gerçek 'ne'liğine ait önemli ipuçları barındıran 'bilinçdışı'na bastırılanları ortaya çıkarmak, etmek yerine iyice bastırır. Bu nedenle dilin konuşması insanın susması anlamına gelir. Bu noktada dil ve malzemesi, dile dayanan 'edebiyat ontolojik değil işlevseldir (Tura 2004:131).
Edebiyatın dile pragmatik olarak yaklaşmadığını, dili bu şekilde kullanmak istemediğini, her ne kadar vurgulasak da edebiyat ve edebi söylemin tanımına uygun olarak felsefenin aradığı tarih dışı, tarihi aşan genel geçer nesnel ilkesine ulaşamayız; çünkü gündelik hayatın bir çok anında birçok ediminde dili pragmatik olarak kullanırız. Bu hususta gündelik hayatta insanın dille kurduğu H f^orik olarak ayırmak neredeyse imkânsız gibidir. Ayrıca
e ebı söylem ve edebiyat, her ne kadar günümüz toplumunda pek az görülse ^^e tarihte bir çok toplumda önemli pragmatik ve pratik işlevler de yüklenmiş-
Bu gerçekler yine de bizleri, edebiyat ve edebî söyleme, felsefenin aradığı matematik bir kesinlik ve nesnellikte tanım arama yolunda alıkoymamalıdır Bu hususta edebi söylem ve edebiyat, "insanların iyi olduğunu düşündükleri yazılar (Eagleton 2004: 26) olarak tanımlanmaktadır. Pek tabii ki bu tanımlamada 'iyi' edebiyatın bir başat özelliği sayıldığından 'kötü edebiyat'ın olamayacağı akla getirilebilir. Bu ise edebiyatın geneline bakıldığında gerçeklikten uzak bir düşünme biçimi olabilir; çünkü pekâlâ edebiyat başlığı altında sınıflandırılan eserlerin bazılarının değerlerinin abartıldığı, bazılarının ise hak ettiği yeri alamadıkları görülür. Bu noktada “neyin edebiyat sayılıp sayamadığında değer yargıları kesinlikle çok etkili bir rol oynuyormuş gibi görünüyor; yazının edebî olması için ille de 'güzel' olması gerektiği anlamında değil, güzel olarak Heaerlendirilen türden olması gerektiği anlamında. Bu hususta edebi eser çok ■ önlen bir tarzın kötü bir örneği de olabilir' (Eagleton 2004: 27). Bu aMi tanımlamada ‘güzel yazı terimi bu anlamda muğlâktır: Ge-buSUStS eö ’ . ^ ljj|, y32( türüne
Bütün bu açıklamalarla edebiyat başlığı altında sınıflandırılan eserlerin çok değer verilen yazı türleri olduğu önermesine varılır. Pek tabii ki bu önerme de edebiyatı ve edebî söylemi tanımlamada, felsefenin ulaşmaya çalıştığı nesnel ve kesin hakikate bir türlü ulaşamayacağı tehlikesini doğurur.
"Edebiyat kategorisinin kesin verili ve değişmez olma anlamında 'nesnel' ol duğu yanılsamasını bütünüyle terk edebiliriz demektir bu. Her şey edebiyat olabilir ve değiştirilemez, tartışmasız bir biçimde edebiyat gözüyle bakılan her şey-mesela Shakspeare-edebiyat olmaktan çıkabilir' (Eagleton 2004:27)
Bu tür bir anlayış kabul edildiği zaman edebiyat incelemelerinin bir bilim olarak "tanımlanması gibi istikrarlı, tanımlanabilir bir kendiliğin incelemesi olduğu yolundaki her türlü inanç vehim olarak görülüp bir kenara konulabilir" (Eagleton 2004: 27). Bu noktada edebiyat ve edebî söylemin ne olduğuna dair her türlü 'öznel' 'göreceli' 'spekülatif tavır ortaya çıkarken bazı kurmacaların edebiyat sayıldığını bazılarının es geçildiği, bazı edebiyat ürünlerinin kurmaca olduğu, bazısının ise olmadığı, bazılarının dilsel açıdan kendine dönük bir şekilde bulunduğu gibi "belirli ortak bünyevi özellikleri paylaşan, kesin ve deşmez değerlere sahip bir eserler kümesi anlamında edebiyat diye bir şey"in olmadığı sonucuna ulaşılabilir (Eagleton 2004: 27). Hâlbuki felsefî söylem ve felsefe kendini tanımlamada matematik kesinliğe ve nesnelliğe yönelirken, edebiyatın ve edebî söylemin ne olduğuna dair yukarıda verilen 'öznel' 'göreceli' spekülatif tavırları ortadan kaldırmaya çalışır.
Hiç kuşkusuz edebiyat ve edebî söylemin 'nesnel' ve kesin bir tanımına ulaşmak önünde en önemli engellerden biri de dil ve dilin üzerinde taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlardır. Değer yargıları kişiden kişiye, toplumdan topluma, zamandan zamana ve coğrafyadan coğrafyaya değiştiğinden edebî söylemin ve edebiyatın "çok değer verilen yazı olarak tanımlanmasından, istikrarlı bir kendilik olmadığı sonucunun" (Eagleton 2004: 28) çıkmasını mümkün kılmaktadır. Bu noktada "insanlar bir esere bir yüzyılda felsefe, sonraki yüzyılda ise edebiyat (ya da tersi) muamelesi yapabildikleri gibi hangi yazıyı değerli buldukları konusunda da fikir değiştirebilirler. Hatta neyin değerli, neyin değersiz olduğuna karar verdikleri zemin konusunda dahi fikir değiştirebilir" (Eagleton 2004: 28) duruma gelir. Edebiyat ve edebî söylemin tanımında değerlerin yukarıda değinildiği kadar önemli rol oynaması daha doğrusu tanımları iyice muğlâklaştırması "edebiyat kanonu" denilen şeyin "sorgu sual istemeyen 'büyük geleneği'nin belli bir zamanda belirli nedenlerle belirli gurup insan tarafından meydana getirilmiş bir kurgu olarak görülmesi gerektiği anlamına gelir" ki bu da "binlerinin onun hakkında dediklerinden ya da diyeceklerinden bağımsız olarak kendi içinde değerli bir edebiyat esen veya geleneklin (Eagleton 2004: 28) olmadığı sonucunu ortaya çıkarır. Edebî eserin ve söylemin tarih içerisinde değerinin böyle göreceli, spekülatif olması ve yoruma dayanması aslında edebiyatın ve edebî söylemin, felsefe ve felsefî söylemin aradığı tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer evrensel ve tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder