tesettür giyim ve ahilik bilgisi

tesettür giyim ve ahilik bilgisi

 O halde, toplum ve insan üstünde düşünen Fârâbî ayarında bir bilgelik severin tıpkı doğadaki gerçekliklerde olduğu gibi, toplumsal gerçekliğin bu hiç durmayan değişmelerini belirleyerek yansıtan kategorilerinin bulunup bulunmadığını kendi kendine sorması, bu kategorileri açığa çıkaracak bilim dalını
dal yoksa, o dah kurması, Siyâset Bilimi’ni yaratması tabiîle-
 lifiz ki. n. İkincileyin, Fârâbî, Siyâset Teorisi’ni dayandırmış oldu-3İ-Fa'âl'i Ay’ın aklı olarak belirlemiştir. Çünkü (1) Ay, aslında, ^ Iff ile Türkler’in dinsel inançlarında Tann mertebesine çıkarılmış, ^ıfebesinde kutlanmıştır (..).
kovulan (M.S. 527) felsefenin Hellenistik Devirde, en son, ■Lye’den Antakya’ya ulaşmış, Antakya’dan ise başka şehirlerden gel-yaradeğil de çoğunlukla Merv’lilere geçmiş olması, Türk toplumunun 1“ İle çabucak kaynaşıverecek bir zihniyette olmasından, Türk toplumu-
ıdelik hayatın bir parçası haline gelmiş olan atasözlerinin delâlet etti-
bilgelik ile iç içe yaşamakta bulunmasındandır (..). jjjba birinin değil de Fârâbî’nin mantıkta ‘Muallim-i Sânî’ olması bile,
Türk toplum unda hüküm süren zihniyetin bir ürünü olmahdır”(agm,
p Türk tarihçisi Zeki Velidi Togan’a göre ‘ârî’ler gelmezden önce, jlılar', at ve demir kültürünü tanıyorlardı (..)”(agm, s. 686).
■jjie. dedesi Tarkan olan Fârâbî’nin yepyeni etkiler altında. Siyâset Bili-jihıraıaya yönelmesi bu bakımdan tabiileşiyor (..). Fârâbî, özellikle, ata-jlaTarkan bulunması ihtimalinden ötürü, Türk tarihinden yakından haber-linalıydı (..).
Jaiıalde, Oğuz Yabgu Devleti’ni oluşturan ‘Dokuz Oğuz On Ok’ (On 5i)halkından, Karacuk-Fârâb şehri sakini olan Fârâbî, elbette ‘Tarkan’,
^'. Tugrak’ı tanımış olmalıdır” (agm, s. 692-693).
Hilâfet merkezinde hattâ, ‘Kâtib’lerin oynamış oldukları çok önemli rol-îhesaba katılmalıdır: Mu’tasım (833-842), Vâsık (842-847) ve Mütevek-,i!7-861)’in ‘Kâtib’i ünlü Câhız’ın hâmisi Hakanlar, Buveyhlilerin ‘Kâ-İlıı‘Amid’ler gibi (..). ‘Kâtib’ geleneğinde. Peygamber yanında, ‘Vahiy i’nideyine burada hesaba katmalıdır. Peygamberin kendisi ancak Vahiy îjiCebrail ile Tanrı katına ulaşabilmekte idi. ‘Kâtib’, ‘Hâcib’, ‘Tarkan’,
3.bir çeşit ‘Vahiy Meleği’ fonksiyonunun insan âlemindeki devlette bir İsı görünümünde idi (..).
lâbî'nin niçin PolilicaJ Science’in kurucusu olduğunu kendimize sordu-ida, Fârâbî’nin çok zengin ve çeşitli siyasal ve dinsel kültür olaylarına 4ya sahne olmuş bir toplumun ferdi olmasını göstenniş bulunuyoruz
^dfa göre, göçebe toplumların hükümdarları ‘Gökün iradesiyle’ hü-4sürerler, arz üzerinde fütuhatta bulunurlardı, kalplerinde ‘Gökün Oğ-alevli ateşi yanardı. Attilâ’nın da ilâhlarla muhavere ettiğine inaml-Nıf..). Attilâ kendisini her doğulu hükümdar gibi ‘Tanrının yeryüzün-’ ' kabul ediyordu (..).
Bu son nokta bizi, Sumerli Tannça İnanna’nın elinde tutmakta olduğu âsâ-ya ve Sumerli ‘Sâdık Çoban’ (Sipasi) krallara ve ellerindeki güdeceğe, ber-ke’ye bağlıyor İlâhî kuvvetler tarafından seçilmiş olmanın verdiği ağırlık Attilâ’nın omuzlarını eziyor olmalıydı Bu kağanları ise, Ligeti’ye göre, rahipleri idare ediyordu
Hunlu hükümdar, Güneş doğarken Doğıı’ya dönerek güneşi, Ay doğarken Batı’ya dönerek Ay’ı selâmlardı Bunlara koşuk olarak, Türk hükümdarları da gökseldir, ‘Tengriteg’ (Tanrı gibi)’dir Bilindiği üzere Tengri kelimesi ile Sumerli dilindeki Dingir ve ‘Tangar’, ‘Tengerlek (Teng-er-lek)’ arasında benzerlik bulunmaktadır
Ünlü hükümdar Mao Tun (Mete? M.Ö. 25- I74)’un Çin içlerine dalıp bozkırdan uzaklaşmasına hatunu ve devlet meclisi engel olmuştur (..). Bazı değerleri yaşayan, onlar için vuruşan kadın tipleri Dede Korkut Destanında da yansımıştır (Banı Çiçek gibi). Bunun en son örnekleri somut olarak. Kurtuluş Sa-vaşı'nda sırtlarında mermi taşıyan, isimsiz, çok saygın büyük Türk kadınında görülmüştür. ‘Bâciyan-ı Rûm’dan da haberdar bulunmaktayız (..)” (agm, s. 695-702).
“Astronomiyi bilim olarak kuran Sumerlilerin Mezopotamyaya dışarıdan gelmiş, Türkçeye benzer bir dile sahip olan kimseler olduklarını, Ay’ı Nannar veya Sin adıyla baştanrılığa, babalığa yükseltmiş olanların. Güneşi Şamas adıyla Ay Babanın Oğlu, Venüs’ü İnanna, Asterte, İştar adıyla Ay Baha’nın kızı sayanlann da Mezopotamyalılar olduğu, Sumerlilerde tann adlan yanında birer yıldız işareti olduğu burada hatırlanmalıdır. (..).
Karahanlı hükümdar Kutatgu Bilig'de Güneşe benzetilmiştir. Ay Toldı ise onun hizmetkârıdır (..). Osmanlı hükümdar elbiseleri kraliyet amblemleri olan Ay, Güneş ve Bulutu taşır, düğmeleri Güneş biçimlidir (..). Ay ve Güneş amblemi Mezopotamya silindir mühürlerinde bol miktarda kullanılmıştır.
Türkler, herhalde, tâ başlardan beri bu çok eski milletlerde olduğu gibi yılın aylarını daha sâde ve kolay olarak gökteki Ay'ın hareketlerine uydurarak hesabetmişlerdir. Bu gelenek Sumerliler eliyle kurulmuştur (..). Bütün bunlardan Türklerin de Ay’a çok önem verdiği anlaşılmaktadır. Bunun en son işareti Ay’ın Türk bayrağına resm edilmiş olmasıdır (..).
Fârâbî’nin Ay’a önem veren bir toplumun ferdi olduğu da böylece saptanmış olmaktadır’’(agm, s. 703-705).
PROF. DR. M. T. KÜYEL’İN DÖRDÜNCÜ BİLDİRİSİ;
“İBN SÎNÂ VE ‘AL-‘AKL AL-FA’ÂL’
Islâm Âleminde ‘al-‘Akl al-Fa'âl' (Hep Etkin Akıl) kavramı, Aristoteles’teki Nûs Apalhes kavramının yepyeni içeriklerle bezenmiş ve yüklenmiş bir şeklinden başka bir şey değildir. Onun için
•gs’in akıl teorisi, onun, bir yandan. Tabiat (Füz/s)’a dair olan eser-yandan, bu eserlerden sonra gelen eserlerinde gözlenmektedir. /•^/jnTabiat’a dair olan eserlerinden anlaşıldığına göre, canlılarda di-iş, varlığa gelecek olan yeni canlının maddesini sağlamaktır r^grlceğin gördüğü iş ise, meydana gelecek olan yeni canlının ‘sû-r^i, nıh’unu sağlamaktır. ‘Beden dişiden, rûh erkekten gelir’ (..).
' nin'madde’sinin dişiden, ‘sûret’inin ise erkekten geldiği savı en es-?||jjopotamyave SumerU inancıdır. Gök An, yer Ki’yi, meselâ, Ay Nan-[lifaracıyla ‘gebe bırakır’, yani, ‘tamgalar’. Erkeğin belirleme, dişinin .[jnrne ilkesi olduğu fikri, Aristoteles’in ‘Ük Teologlar’ dediği kimse-^[jogoni ((Tanrıların Oluşu)’ ve ‘Kosmogoni (Evrenin 01uşu)’lerinde, Hesiodos’un bilinen en eski Teogoni’sinde (M.Ö. 7(X)), göze çarp-
jjiodos’agöre. ilkin, ortada, bir uçurum gibi açılan C/ıaos (kovuk, çukur, ^Sıınıerli kur) vardı (..). Bu ilk Teogonilerin ve Kosmogonilerin ilkin j^ıiamya, ardından Anadolu kökenli oldukları bilinmektedir(..).
ılfjopotamya’da Tanrı Ea veya Tanrı Aruru veya Tanrı Marduk insanı ça-^yaratmış, içine ‘hayat nefesi’ni üflemiştir, hayat vermiştir (..).
jjjit); Mısır ve gerekse Mezopotamya’da, evrenin sudan oluşmuş olduğu, ^liâHomeros (..)’u, Thales’i ve Xenophanes (..)’i etkilemiş olduğu açık-jıjaigu Bilig’de de Oğan (Okeanos, A.şe.na?) kavramı vardır; ‘Oğan bir jolkamıgdan uza’-.
jİBopotanıyalılar, vücut sıvılarına önem veriyorlardı (..). Anaximenes’te ve insan vücuduyla evreninki arasında bir benzeşme olduğu fikri,
('agöre, Yunanlılara, herhalde, Pers’lerden gelmiş olmalıdır(..).
İsa, karaciğer falı’nın Mezopotamya’da çok yaygın olduğu düşünülecek (.bunun temelinde, Mezopotamyalıların insanın bir mikrokosmos, evre-ısbirmakrokosmos olduğuna, insan bedeni ile evrenin bedeni arasında naıtlıık bulunduğuna inanmış oldukları vakıasının bulunduğu kolaylıkla Bİabilir (..).
Esasen,Mezopotamyalılar, Sumerlilerin etkisiyle, toplumun da evrene na-sbir mikrokosmos olduğuna inanıyorlardı. Nitekim, Hikmet’in Kaldeli-tageldiğini söyleyen Fârâbî, Ârû Ahi Madîna Fâzıla'&a insan vücûduyla 'ilvucûduyla, Evren vucûdu arasındaki koşukluğu sezmişti”l^^®\ lıistoteles daha sonra, bu ruhların önceki varlıkları hakkında ve embri-İgöriinıne şekilleri üstünde her türlü ihtimali hesabetmiştir; ‘Şurası açık-•iBiz,duyusal ruh ile akılsal ruh hakkında konuşurken, bunun göstermiş lıyolda yürümeliyiz (..).
Bu durumda, onların hepsinin önceden var olmuş olmasının imkânsızlığı şundan anlaşılır: Fiilî bedensel olan ilkelerin, ortada, bir beden olmadan olamayacakları açıktır Geriye yalnız akıi’n dışarıdan (Turaten) ginnesi ve tannsal olması kalmaktadır
Duyu harekete benzer, oysa düşünce sükûnete benzer. Doğru bilgi sükûnet yoluyla elde edilir. Doğru bilginin içine hareket girerse, o, doğruluğunu yitiriri..). Duyum duyuların suretidir, oysa düşünce suretin sûretidir (..).
Bu tür bir anlayışta Aristoteles bir panteizm habercisi olmakta değildir, çünkü Aristoteles burada iki kez panteizmin sınır kapısından geri dönmektedir (..), Onun bu iki kez dönüşü kesin olarak şu gerçeği ortaya koymaktadır: Aristoteles’e göre, insana ve evrene Tanrı olma yolları kapalıdır, ne insan ne de evren Tann olamazlar. Bu sonuç Aristoteles’in düşünceyi hareket ilkesine değil sükûnet ilkesine dayandırarak, Herakleitos’a değil Parmenides’e katılmasıyla da desteklenmektedir (..). Böylece Aristoteles’te varlığın ve düşüncenin temeli olan özdeşlik bütün saflığı ve berraklığıyla ortaya çıkmış oluyor; o, çelişkiden aynşıyor, ayıklanıyor (..)(agm, s. 715-718).
Bu açıklamalarda, ne insanın, ‘Tann üflemesi’ (Bir çeşit dışarıdan) ile canlanmış olduğu Mezopotamya inancı temeline, ne de insanın ‘Titanique’ ve ‘tanrısal’ olan iki zıtlıktan yaratılmış olduğu hakkında, herhalde Mezopotamya kökenli mitolojik Yunan inancı temeline, terminoloji hariç, yeni bir fikir eklenmiş görünmüyor. Bu açık Descartes’ta da öylece duracak, kapanmayacaktır (..).
Ruh ile beden ilişkilerini Descartes’ın öğrencilerinden Spinoza, Fârâbî etkili temelde, biricik cevher Tanrı’nın ‘düşünme’ ve ‘yayılma modus'u sayacak, Leibniz ise ‘tam algı (aperception)’sı sonsuzda, ‘işteha’sı hemen hemen sıfırda olan ‘Monadlar monadı’nın ‘ayar’ı olarak görecek, ‘Vesileciler' ise Tanrıyı her an evrene müdahale ettirecektir.
Buna karşılık Adadakiler (İngiliz filozoflan; sg), özellikle ‘mh'u ‘alışkanlıklar’ veya ‘çağınşımlar’ ağına indirgeyerek, açıkladıklannı sanacaklar. Kant ise aklın ‘an’ veya ‘uygulamalı’ görünümleri ve işlevleriyle uğraşıp duracaktır. Romantikler’de, o, tekrar varlıkla özdeşleştirilecektir. Nihayet, konu, çağımızda, yeni bir yaklaşım deneyen Fenomenoloji'nin eline geçecek, meselenin ucu tâ ‘transcendantale reductione’a kadar sünüp uzayacaktır.
Tuhaf olan şudur ki, Nûs Poietikos, hem insanı meydana getiren öğelerden aslî olan parçadır, hattâ Themistius’a göre, insanın tâ kendisidir, hem de menşei itibariyle insana yabancıdır, insandan bağımsızdır, insana ‘dışarıdan’ gelir. Nasıl gelir ‘dışarıdan’? Aristoteles’te buna da cevap yoktur. Barbotin işte buna ‘dikenli mesele’ demekte, bu Nûs’un kaynağının bir ‘sır’ olarak kaldığını söylemektedir”(agm, s. 720-721).
Sayın Prof. Dr. Küyel’in, özellikle felsefe bakımından değer taşıyan bu 4. bildirisinde. Ahiliğin, Sümerlerdeki başlangıçlarına ilişkin olan bölümlerin oldukça ötesine geçmiş bulunuyoruz.
TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR? pji KÜYEL’IN de, FARABÎ ve İBN SİNA SEVAPLARINDAN r ÖNCE; İŞLEDİĞİ BÜYÜK GÜNAHLARI VARMIŞ!..
.(İtada, "tekerrür den söz ederken. Prof. Dr. Küyel’in pek etkilendiği; Rfatabîve İbn Sina’yı, “kâfir ilân eden” Gazalî’yi düşünüyoruz. O da, ^bilgisiyle, bunca bilime aykırı işler işlememiş miydi? Bu pek köklü çe-^jeğintnese. hattâ Prof. Dr. Küyel’in, tüm katkılarından vazgeçse miy-fiiiıa o katkılar önemli ve bunca üstün teori düzeyinde bile, hem de böy-^çflişkinin yer alabileceği örneği ile karşılaştığımıza göre, onu vermek-^bakla vazgeçebiliriz? Bu, insanlar için başlı başına ayn bir ders. O ders bilinmesine ve alınmasına engel olmaya ne hakkımız var? Hem şu-^jbyleyelim ki; bilim, felsefe, ve hattâ gördük: Ahilik tarihinde; söz ile ıjiiıda böyle çelişkiler hiç de az değil. Hem bunlar; tüm o tarihleri ve ün-^(inyaşamlannı okuyup, tanıyanlarca biliniyor.
^.Dr. Küyel’in adı, 1956 yılında yayınlanan, “Üç Tehâfüt Bakmundan jlfve Din Münasebeti” başlıklı oldukça hacimli ve yayınlandığı sırada jjyönlerden epeyce tartışılmış olan tanınmış çalışmasından biliniyor. Yi-^orki. “Üç Tehâfüf’ün (Üç Yıkım)’ın birincisi, Gazali’nin ünlü, “Fel-pYıhnu” adlı eseridir. Gazali bu eseri ile, sırtını İslâm dünyasında dö-jsüçliiTürk devleti. Büyük Selçuklular’a ve onun güçlü Veziri; İranlı, İJSıamülmülk’e vermiş olarak; Felsefeyi din yönünden, ama hiç de hak-juyaıak yıkıyor, başka bazı eserleri ile de, hem Felsefeyi, hem de Mate-|veDoğa bilimlerini; kısaca tüm bilimi yasaklıyordu.
İki Tehâfüt, bilindiği gibi, İbn Rüşd’ün, Gazali’ye karşı. Felsefeyi ve ikri savunmak için yazdığı eserdir ve “Tehâfut-üt Tehâfüt”; “Yıkımın İn"adını taşır. Üçüncü Tehâfüt; Hocazade’nindir ki, Bizans’ı fethederek IşlıDevleti’ni, İmparatorluğa çevirmiş olan Fatih Sultan Mehmet tarafın-ıtamutlakçı yeni dönem yönünden bir gereksinme olarak; sözde Gazali JbRüşd’ün değindiğimiz karşıt görüşlerinin hangisinin haklı olduğunu İıtmak üzere bir münazara için; gerçekte Gazali’nin görüşlerine dayana-^byeni gereksinmeyi karşılamak amacıyla yazdırılmış, yazar da, münaza-^jalibi ilân edilmiş ve ödüllendirilmiştir.
itof Dr, Küyel, çalışmasının doğası gereği, soruna nesnel bakıyor gibi gö-sde,son çözümlemede, Gazali’ciler kervanından bir milim bile ayrılma-ll»vedaha önceki işlerini bilmesek de, sonra
Ama şimdi Prof. Dr. M. T. Kiiyel’in asıl görüşlerini ve pek koyu tutuculuğunu, 70’li yıllarda kamuoyuna yansıyan ve malolan işleri ile açık seçik görmüş bulunuyoruz. Bu davranışlarını, rahmetli tlhan Selçuk'un, “Pencere” sinde yayınlanan yazılardan değerli Miyase Üknur tarafından derlenen ve 1998 ve 1999 yıllannda Cumhuriyet Kitap Kulübü tarafından iki baskısı yapılan, “Enel HaJck’ın Hakkı” adlı eserden kolaylıkla izleyebiliyoruz. Bu eserde rahmetli Selçuk’un konuyu apaçık ortaya koyan birkaç yazısı bulunuyor.
İlki, elimdeki ikinci baskıda, 75-77. sayfalardaki; “Aleviler...” başlıklı, 19.12.1975 tarihli yazı. Kendini Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün ilkeleri ile korumaya ve ileri götürmeye adamış olan değerli Aydınlanmam yazarımız, bu konu üzerine şöyle diyor;tesettür giyim

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder