tesettür ve felsefe bilgiler
kendine hakim olma, cesaret, bilgelik, adalet. Aristoteles erdemi muhafaza eder, fakat bunlara başkalarım ekler cö liilük, şeref, ağırbaşlılık, edep, dostluk.Ortaçağda, Hıristiyanlığın ve geç antik dönem stoa felsefej. kişi altında, antikçağın kabul ettiği erdemlerin çoğunun konındJ kat bunlara yeni ve hatta antikçağın bazı bireyci erdemlerinela^ demlerin konulduğu görülür: itidal, (stoacı) ataraksiya, dijeıta (altruizm), içtenlik, sadakat, vefa, güven, alçakgönüllülük, fed^ vd. Bu erdemler aynı zamanda Tann’ya giden yolda kesin eıldli| "teolojik erdemler” sayılırlar.
Yeniçağın yükselen burjuvazisi, ilkçağın aristokratik veoıtaçıjı teolojik erdemlerinin çoğuna ilgi göstermemiştir ve bunlann kaı^nu yeni erdem kategorileri çıkarmıştır: muktesitlik (para biriktirme),Ij etme amacıyla girişimde bulunma, sebat, iş üretme, çalışkanlık vi
Erdemler üstüne bu kısa bakış, erdemlerin değişim ve döniii. münde tarihsel koşullann ve hâkim sosyal sınıf veya tabakanın yonb diriciliğinin etkili olduğunu gösterebilir. Şu da görülür kı, her değerdi retisi, kendi erdem öğretisini de getirmiştir.
5. Sonuç Yerine
Çağlar üstü bir geçerliliğe sahip (mutlak ve kutsal değerler başla olmak üzere) hiçbir değer olmadığı gibi, (her çağ için geçerli olma an lamında) çağlar üstü bir değerler ve erdemler öğretisi de olamaz. Değerler ve erdemler relatiftirler ve değerlerin ve erdemlerin relativitesı felsefi bir seçim ve tercih konusu değil, bir tarihsel realitedir. Ve bu tarihsel realite, evrenselci felsefelerin bıkmaksızm sürdürdükleri çabalarla ortadan kalkmamıştır, kaldınlamaz. Başka bir ifadeyle, felsefede nesnelci, evrenselci ve mutlakçı olmak, değerlerin ve erdemlerin tarihsel ve relatıf olduktan realitesini değiştirememekte, işin ilginç yanı bu relativiteyi aşmak için girişilen her nesnelci, evrenselci ve mutlakçı fel-şefi girişin,, ianteel süreç içerisinde, girijimler içerisinde herhangi b» girişin, o/arak kalmakla, d,ger g.nsimler kars,s,„da kendi relalivilesini
yaratmaktadır. Değerler ve erdemler tarihsel situasyonlara bağlıdırlar ve anlam ve önemlerini o situasyon içerisinde bulurlar.
Nesnelcilik, evrenselcilik ve mutlakçılığı, değişik çalışmalarımda ve özellikle son yıllarda, günümüzün Anglo-Amerikan güdümlü küre-selleşmeciliği örneğinde, sık sık eleştiriyorum. Burada da değerler sorunu ile ilgili olarak şunları söylemek isterim:
Değerler ve erdemler relatiftir, tarihsel koşullara göre sürekli değişirler.tesettür Bu nedenle hiçbir sosyal grubun, hiçbir toplumun, hiçbir kültür çevresinin değer ve erdemleri nesnel, evrensel ve hele hele mutlak olamaz.tesettür Felsefe, Öreklerden beri iddia edildiği üzere, hiç de "mitos"un yerini "logos"un almasının bir meyvesi olmamıştır. Çünkü "evrensellik" fikri bir mitos, hem de yaşayan en güçlü felsefî mitos olmaya hâlâ devam ediyor. Tarih bilincinden yoksun olan Örekler ve onlann modem Batı'daki izleyicileri, "evrensellik" ile "tarihsellik"in çeliştiğini hiç de açıkça görememişler, Hegel gibi bunu gören bazı filozoflar ise, "ev-rensef'e "tarih"in sonunda ulaşılacağı zehabıyla ve Hıristiyanca kaygılarla felsefî ütopyalar üretmişlerdir.tesettür Batı'nın ürettiği ve ihraç ettiği bu evrenselci düşünme modelinden ve bu model içerisinde ortaya sürülen evrensele! felsefelerden artık yarar bekleyemeyiz.
Tarih bilinci şunun da bilincidir: "Evrensefin gerçekleşmesine tarihsel olarak imkân yoktur. İçinde bulunduğumuz sosyal grup, toplum ve kültür çevresinin değer ve erdemlerine ne ölçüde bağlılık gösterirsek gösterelim, bunların tarihsel süreç içerisinde değişeceklerini hatırdan çıkarmamak zorundayız. Ne var ki, bu değişimin niteliği ve şekli hakkında açık bir bilince ihtiyaç vardır. Önemli olan, bu değişimin; başka sosyal grup, toplum ve kültür çevrelerinin etkilerine elden geldiği kadar açık olmakla birlikte, bağlı olduğumuz sosyal grup, toplum ve kültür çevresinin kendi iç dinamikleriyle gerçekleşmesini sağlamaktır. Aksi halde, değerlerini ve erdemlerini başka sosyal grup, toplum ve kültür çevrelerinin ikna ve güç yoluyla tayin ettiği,
Başka hiçbir felsefe disiplini, estetikte olduğu kadar, sağlam olmayan öndayanaklar üzerinde durmaz. O, bir rüzgâr gülü gibi, "her felsefi, kültürel, bilim-kuramsal rüzgânn çarpmasıyla yön değiştirir; bir anda metafizikse!, bir anda empirik, bir anda normatif ve bir anda be-timleyici oluverir; bir anda sanatçıdan ve bir anda estetik haz duyandan (estetik özneden) hareket eder. Bugün için estetiğin ana konusu sanattır ve günümüz estetiği için doğal güzellik, sanatsal güzelliğe göre ancak bir alt basamaktır; ama belki yann estetik, sanatsal güzellikte, olsa olsa ikinci elden devşirilmiş bir doğal güzellik de bulabilir." Estetiğin Moritz Geiger tarafından böyle betimlenen ikilemi, özellikle 19.yüzyı-1ın ortalanndan bu yana bu disiplinin içinde bulunduğu durumu karak-terize etmektedir. Çoğu asla yeterince olgunlaşamamış halde kalan estetik kuramlardaki bu çoğulluğun (pluralite) iki nedeni vardır: Bir kez, sanatı, genel olarak bir felsefi kategoriler sistemi altında ele almak zor, hatta olanaksızdır. Öbür yandan estetik temellendirmeler, geleneksel olarak, aslında belirli ve değişik bilgi-kuramsal tutumlara daima bağımlı kalırlar. Çünkü estetikte de, bu disiplinin kendi nesnesini betimleme tarzı, ilkesel olarak, onun sahip olduğu nesne kavramına bağımlıdır. Bu yüzden bilgi-kuramsal problematik, estetikte de doğrudan doğ-mya kendini gösterir. Denebilir ki, estetiğin bilgi kuramına bu geleneksel bağımlılığı, aşağıda görülebileceği gibi, konunun niteliğinden gelmektedir ve bilgi-kuramsal terminoloji, estetikte de genişliğine içeril-; haldedir.tesettür
