tesettür ve felsefe bilgisi
ğın rahatlığına ve uyuşturucu kafa lüksüne itibar etmeyen insandır. Ni-etzsche'de özgürlük, bir bakıma, kendi güç iradesi ile değerler yaratmak ve bu değerlere göre yaşamaktır, Nietzsche'de değerlerin kaynağının insan olduğu, onun her türlü nesnelci/idealist/mutlakçı değer anlayışına radikal bir şekilde karşı çıktığı açıktır.VI- Marksist Değer Anlayışı:
Marksizmin değer çeşitleri içerisinde özellikle ekonomik değerleri ön plana çıkarmasıyla karakterize olduğu bilinir. Marksist terminolojiye göre "üstyapı" kurumlan ile koşutluk içerisinde düşünülmesi gereken ahlaksal ve estetik değerler, ekonominin ve ekonomik değerlerin tinsel uzantılanndan ibarettirler. Marksizmin değerleri kaynağı itibarıyla öznel saydığı ve onlan öznelerarası ilişkilerin bir ürünü olarak gördüğü açıktır. Fakat Marksizmin değerlerle ilgili olarak yaptığı şu saptama önemlidir; İnsan, toplum ve tarih hakkındaki bilgimiz, yaşanılan çağın değerlerinden bağımsız, bu anlamda yansız bir bilgi olamaz. Sosyal bilimlerde araştırmanın her aşamasında ahlaksal ve özellikle politik değerlerin yön vericiliği söz konusudur. Sosyal bilimler ideolojik disiplinlerdir ve böyle olmamalan mümkün değildir.
3. Değer Felsefesinin Temel Sorunlarına Kısa Bir Toplu Bakış
Felsefe tarihinde değerler sorununa ilişkin olarak ortaya atılmış en etkili görüşlerden bazdan, buraya kadar, kısaca ve değinmeler düzeyinde gözden geçirildi. Şimdi, analitik bir tavırla değerler sorununa eğilmek denenebilir. Bu, aynı zamanda, değerlere ilişkin olarak yukarıdaki tarihçede değinilmeyen bazı görüşleri de anma fırsatı sağlayacaktır.
Değerlere ilişkin olarak üç temel sorun ayırt edilebilir: 1. değer re-lativizmi ve değer çoğulculuğu sorunu, 2. değerlerin insan eylemlerin-f deki belirleyiciliği sorunu, 3. değer ile bilgi/bilim, değer yargısı ile ol-,,/,gu yargısı arasındaki ilişki sorunu.
405
böyle bir şeyi yaşamadıkları deneyimle bilindiginden.Jas kında olduğu üzere, böyle bir yaşantı evrenselleşemez.
Aynı karşıtlıkla ilgili olarak Nietzsche'nin de adını anmak Yukanda Nietzsche'nin öznelci/relativist/perspektivist birdeğer^ şına sahip olduğu belirtildi. Fakat ilginçtir ki, aynı Nietzsche,^3^ sinmiş olan bu değer relativizminin doğadan, doğanın durmak biin. yen oluşundan, akışından kaynaklandığını da söyler ki, bazı 1ar, Nietzsche’deki relativizmin/perspektivizmin kendisini nesnelcin hatta mutlakçı bir doğalcılığın ürünü olarak değerlendirip, Nietzsckijt bir "mutlakçı relativizm"den söz edilebileceğini belirtirler.
//- Değerlerin İnsan Eylemlerindeki Belirleyiciliği Sorunu:
M. Scheler ve N. Hartmann, kendi nesnelci değer anlayışlandoğ rultusunda, değerlerin insanın istek ve davranışlarından bağımsız bu alan oluşturduğunu düşünürler. Bununla birlikte bu değerler alanı insan eylemlerini belirleyen bir mercidir. Başka bir ifadeyle, değerler insana dışsaldırlar, kendi nesnellikleri içinde insandan bağımsızdırlar. Onlar insana gelmezler, insanın onlara yönelmesi ve onları gerçekleştirmesi gerekir. Bu şu anlama gelir ki, değerlerin belirleyiciliği zorunlulukla şımaz; tam tersine onlar, insanlar onlara yönelip onları gerçekleştirmek istedikleri sürece bir belirleyiciliğe, yani olumsal bir belirleyiciliğe sahiptirler. Bunun gibi, sofistlerden, Hume başta olmak üzere yeniçağ empiristlerine, Sartre gibi 20. yüzyıl varoluşçulanna ve günümüzün ba zı heımeneutikçilerine kadar, değerleri özne kaynaklı ve öznelerarası lığın ürünü sayan öznelci değer anlayışı taraftarları da, değerlerin belir leyiciliğinin zorunlu olmadığı konusunda nesnelci değer anlayışı taraf larlanyla uzlaşırlar; örneğin Sartre, insan eylemlerini önceleyen ve lara ışık tutan bir değerler alanı olmadığını, tam tersine değerlerin önünde, onlan yaratan öznenin yer aldığını belirtir.
Değerlerin insan eylemlerini belirleyiciliğinin zorunlu olmadığı konusunda öznelci ve nesnelci anlayışlar uzlaşmış olsalar da, şu soru nun yanıtında birbirinden ayrılır!^'-- ister nesnel iste
değerler değer duygusu aracılığıyla veya bir seçim ve tercih sonucu benimsenip gerçekleştirilecek şeyler iseler de, birey değerlere ilişkin olarak yapacağı seçim ve tercihle aslında tüm insanlığı gözeten bir seçim ve tercih yapmış olmaz mı? Özellikle tinsel değerler için durum bu değil midir? Örneğin, "eşitlik" gibi bir değer sadece bireysel bir seçim ve tercih konusu olabilir mi? Birey, değer olarak "eşitlik”! zaten sadece kendisi için isteyemez. Çünkü "eşitlik", birden fazla bireyin varlığını gerektirir. O halde, birey olarak değerlere ilişkin olarak yaptığımız her seçim ve tercih, kendiliğinden ve aynı anda, toplumsal, özellikle de ahlaksal ve siyasal bir niteliğe bürünür. Başka bir ifadeyle, değerlere ilişkin her bireysel seçim ve tercih, ister istemez ve içkin olarak bir genel-geçerlik iddiası taşır (Jaspers'in bu konudaki saptamasını yeniden anmak uygun olur). Öyle ki, değerlerle ilgili her bireysel seçim ve tercih, değerlerin belirleyiciliği altına girmeyi getirir ve değerler, belirleyicilikleri bakımından, otomatikman, Kant'ın "kategorik imperatif’ini hatırlatan bir nitelik kazanırlar. Kendimiz için isteyeceğimiz değerin başkalarının da istemesi gereken değer olmasını bekleriz. Ve değerlerin insan eylemlerini belirleyiciliği sorununda, bu noktada, teorik zeminde aşılması mümkün olmayan bir açmeızla karşı karşıya kalınz; Bireysel seçim ve tercihlerimizin başkalannın da bireysel seçim ve tercihleri olmasını arzu etmemiz ve bunu beklememiz, özellikle ahlâksal ve siyasal değerlerimiz başta olmak üzere, tinsel değerlerimiz söz konusu olduğunda, tam bir çatışmaya yol açarlar. Çünkü bizim öznel (birey-sel/grupsal/zümresel/sınıfsal) seçim ve tercihlerimizi benimsemeyen ve hatta reddeden, fakat bizimkilerden farklı olan kendi öznel (birey-sel/grupsal/zümresel/sınıfsal) seçim ve tercihlerinin bizim tarafımızdan kabul edilmesini bekleyenler vardır, hep olmuştur. Kendi seçim ve tercihimizin biricik, tek ve genelgeçer olması, bu yüzden fiilen mümkün değildir. Birey, grup, zümre ve sınıf olarak her şeyimizi kendisine dayayacağımız tek bir ahlaksal ilkemiz, tek bir değerimiz olsa bile, bu ilke ve değer tüm insanlığı birleştirecek, tüm insanlık için geçerli tek ve biricik ilke ve değer olamayacak, başka birey, grup, zümre ve
Değerler çokluğu ve çoğulluğu, bir tarihsel realitedir
Ben, bu çokluk ve çoğulluğun, değerlerin özne kaynaklı rından meydana geldiğini ileri süren öznelcilerin, özellikle de"öjj "tarihsel özne" olarak kavrayanların yanında yer alıyorum.
Değerler doğadan ve herhangi bir metafjziksel kaynaktan4; kendi varoluşumuzdan, özü itibariyle tarihsel olan, bu demektir ki,, rekli değişen kendi varoluşumuzdan çıkarlar ve eylem vekararfe: sürekli yönlendirirler. Öyle ki, birey, grup zümre ve sınıf olarak yt mımızın alacağı yön, bu değerler çokluğu içerisinden yaptığımıza: me bağlıdır.tesettür Tam da bu yüzden bu değerler çokluğu, Max Weber'inii ret ettiği gibi, sosyal yaşamda hiç bitmeyecek gibi görünen birdejc. 1er savaşına yol açar. Bu değerler çokluğunu aşmak, bu değerlersa'; şını bitirmek için uzlaştıncı/ekJektik bir değerler sistemi veya birik ğerler metafiziği pekâlâ ortaya atılabilir. Ve zaten bunun ömeklenr; insanlık tarihi içerisinde bol bol rastlamak mümkündür. Örneğin, Hıns tiyanlık ve İslâm gibi büyük dinler, liberalizm ve sosyalizm gibibüyi ideolojiler, ortaya çıkışlarında olmasa bile, gelişim süreçleri içerisinık bu türden bir genelgeçerlik ve evrensellik peşinde olmuşlardır. Fakaı sonuçta, onlar da, ister istemez, tek yanlı değer sistemleri olmaktan kurtulamamışlar, bitmek bilmeyen değerler savaşı içinde kendi yervt cephelerini almaktan öteye geçememişlerdir. Evrensele! felsefeler b« savaşın sona erd.nimesini sağlayamamışlar, kendileri süreç içerisinde savaşın tarafları olmuşlardır. ’ ^
III- Değer ile Bilgi/Bilim ve Değer Yargısı ile Olgu Yargısı Arasındaki ilişki Sorunu
Aydınlanmadan bu yana, "bilgi" ve "değer" kavramları birbirinden ayn tutulmaya, epistemoloji ve modern bilim ahlâktan ve değer felsefesinden yalıttimaya çalışılmıştır. O zamandan beri, bilgi faaliyetinin sadece nesne ve olgulara yönelik kalması, değer bakımından nötr ve yansız olması gerektiği ileri sürülmüştür. Bir başka ifadeyle, bilgi faaliyeti ve özellikle bilimsel araştırma, sadece olgular hakkında yargılar yani olgu yargılan ortaya koyabilir, betimlemeler ve açıklamalar yapabilir, fakat değer yargısı üretemez. Tabii bunun tersi de doğru sayılmış yani değer yargılanndan olgu yargısı üretilemeyeceği söylenmiştir.
Bilgi faaliyetinin ve bilimin değerden bağımsızlığına ilişkin olarak, dört görüşle karşılaşırız:
/- Pozitivizm
Pozitivizmin temel tezi, bilimsel nesnelliğin, ancak değerden bağımsızlık ve yansızlıkla sağlanabileceğidir ve zaten değerden bağımsızlık ve yansızlık, bilimi bilim kılan başlıca koşuldur. Pozitivizme göre olguları konu alan bilim nesnel, buna karşılık değerler ve değer yargılan özneldirler. Dolayısıyla bilimde değer yargılarına başvurmak, öznelliğe ve hatta keyfiliğe yol açmak olur. Bilim insanlan, bilimsel araştırmanın her evresinde, kişisel eğilim, tavır, kanaat, önyargı, dinsel ve metafıziksel inanç, siyasal seçim ve tercihlerinden bağımsız olmak zorundadırlar. Bu bağımsızlık, sadece doğa bilimleri için değil, hatta özellikle sosyal bilimler için, bilimsel araştırma yapmanın önko-şulu-dur. Doğa bilimlerinin yöntemlerinin büyük ölçüde sosyal bilimler için de geçerli olduğunu savunan pozitivizm, sosyal bilimleri, sadece sosyal olguları kaydetmekle yetinmesi gereken teknik birer disiplin olarak görür. 20. yüzyılda da, neopozitivist filozoflar ve
Marksizm pozitivistierin yaptık/an olgu yargısı - de ayrımını reddeder. Marksistlere göre, pozitivizm sıgbirde'ne ' dayanır ve en önemlisi, tarihsel/toplumsai gerçeklik alanının^ rin, grupların, zümrelerin, sınıfların bilincinden bağımsu olina'^' mında, "nesnel" bir tavırla inceleneceğine inanır. Oysa tanhsel/iop? sal gerçeklik sürekli değişen bilinç içeriklerine göre, değişik kavranır. Bireylerin, grupların, zümrelerin, sınıfların biJinçleriise|,tesettür zaman taraflıdır ve pozitivistierin anladığı anlamda "nesnel"oh-, mümkün değildir. Gruplar, zümreler ve sınıflar, sosyal dünyayıkuı grup, zümre ve sınıf bilinçleri ve en önemlisi kendi değerleridoğulh sunda, yani taraflı olarak inceleyebilirler, İşçi sınıfı, tarihe ve toplu* kendi sınıf bilinciyle, emeğin en yüksek değer olduğu bilinciyke^k ken, burjuvazi en yüce değerin kişisel özgürlük, özgür girişimveaH olduğu bilinciyle eğilir. Pozitivizm de aslında taraflıdır, çünküosözi "nesnel" olma iddiası ile, burjuvazinin ve tekelci kapitalizmin sınık arası karşıtlıklann üstünü örtmeye yönelik politikalarına hizmet eanA tedir. Başka bir ifadeyle, pozitivizm, kapitalist Batı nın kendi yanlılığını "nesnellik" kılıfı içerisinde saklamasına ve aynı yanlılığı yansızlık olarzık lanse etmesine yardım ve yataklık etmektedir.
IH- Weberci Görüş
Weber, sosyal dünyanın değerlerle bezenmiş bir dünya olduğu konusunda Marksizmle uzlaşır. Ona göre de, tarih ve toplum dünyası, an cak değerlerle insan eylemleri arasındaki nedensellik yoluyla kavranabilir, anlaşılabilir. Aynca Weber, sosyal bilimcinin değer yargılarından bağımsız olamayacağı konusunda da Marksistlerle uzlaşır. Ne var ki, VVeber'e göre,
IV- Hermeneutik Geleneğinde Bilgi-Değer İlişkisi Sorunu
Hermeneutik geleneğinde, özellikle Dilthey, Aydınlanma’dan bu yana olan gelişimiyle epistemolojiyi tek yanlılığa tutuklanmış sayar. Ona göre, Locke, Hume ve Kant'tan beri, bilen özne, sadece, dış dünyayı algılayan ve algıladıklannı zihinsel işlemlerden geçirerek bilgiye dönüştüren öznedir. Oysa Dilthey'a göre, insanın totalitesini parçalayarak algılayıp tasarlayan özne anlamında bilen özneyi teorik akla, hisseden, arzulayan ve amaçlayan özne anlamında pratik özneyi pratik akla havale etmek, Kant'tan beri epistemolojinin bir yanılgısı olmuştur. Yeniçağ epistemolojisi, insanın psişik ve tarihsel yönünü budamış, onu sadece bilen özneye indirgemiştir. Oysa Dilthey'a göre, yaşama içerisinde insan, dünya karşısına sahip olduğu yetilerin bütünlüğüyle, bun-lann aralanndaki çok yönlü ilişkilerin tümlüğüyle çıkar. Dolayısıyla bilme yetisi, insanın sahip olduğu yetilerin çeşitliği içerisinde, bu yetilere sımsıkı bağlı olan bir yetidir ve hatta insanın isteyen-hisseden-amaçlayan ve en önemlisi değerler koyan yanı bilgi üreten yanındrm önce gelir. Başka bir ifadeyle, bilgi üreten edimler sayılan algılama, tasarımlama ve düşünmeyi, isteme, hissetme, amaçlama ve bunlar aracılığıyla oluşan bir temel edim olarak değerlendirme, değer yaratma edimleri önceler. Dolayısıyla insanın dış dünyayı ve bizzat kendi dünyası olarak tarih ve toplum dünyasını kavrayışının yapıtaşlan, insanın psişik totalitesi, diğer bireylerle girdiği ilişkiler zemininde kazanmış olduğu yaşama deneyimidir ve yaşama deneyiminin içinde en önemli ve geniş alanı değerler kaplar.
Bu, şu anlama gelir: İnsanın tarihsel olarak oluşan yaşama deneyiminden ve değerlerinden bağımsız bir bilme gücü ve yetisi yoktur. Bilgi yargısı ve olgu yargısı, bilgi ve değer arasında yapılagelmiş olan ayrımlar, sahte aynmlardır. İnsanın dünya karşısındaki tavn, bilgi edin-meci (epistemist) bir tavır olmaktan çok, sahip olduğu güç ve yetilerin birlikte çalışmasıyla gerçekleşen anlamacı/yorumlamacı bir tavırdır. kSonuç olarak, bilgi ve bilim faaliyeti, pozitivistlerin sandıklan gibi, de-eerden arınmış olamaz, böyle bir şey mümkün değildir ve aynca arzu
edilir bir şey de değildir, örneğin bir tarihçi -geç kapit.,,^. ederken ve bu "geç kapitaJizmin "kapitalizmin bozulmuş bir V olduğunu belirtirken bir olgu yargısı mı vermektedir yoksa yargısı mı? Bu sorunun hiçbir tam yanıtı yoktur. Buna ancak,olg,^ gısı - değer yargısı ayrımının sahte bir aynm olduğu veya her yargısının bir olgu yargısı, her olgu yargısının bir değer yargısı ği şeklinde bir yanıt verilebilir. Tam da bu yüzden, sosyal bilinip (veya hermeneutik gelenekteki adlanyia;tesettür "tin bilimleri") amacı değil, anlamakin. İlginçtir ki, pozitivistler, bilgi ve bilim faaliyetim değer yargılanndan bağımsız olması gerektiğini iddia ederlerken,| olması gerekenden söz ettiklerinin, yani ahlaksal ve değerselnitelfe bir yargıda bulunduklarının, bir değer yargısı verdiklerinin farkınav^ ramamışlardır. Hermeneutik açıdan bakıldığında şunlan belirtmekb çınılmaz olur: Onları da anlamak gerekir; çünkü onlar bilirleramm lamazlar.
4. Değerler ve Erdemler
/- Değer -Erdem ilişkisi
Değerlerden söz edildiği her durumda, "erdem”den de sözetmelı kaçınılmazdır. Çünkü "erdem", ister öznel ister nesnel sayılsın, değeriı öznel bağlılaşığı, korelatıdır. Erdem, ilkçağ ve ortaçağın değerleri vaı lığın içinde gören rasyonalist ve nesnel idealist öğretilerinde iddia edilenin tersine, özneye ait bir şeydir ve değere yönelik eylem için öznenin gereksindiği liyakat, yararlılık ve yeterlilik olarak anlaşılabilir Başka bir ifadeyle, erdem (arethe, virtus) bir değerin gerçekleştirilmesinde öznenin belirli tarzda eylemlerde bulunabilme kapasitesi, yetisi ve yeterliliği anlamına gelir. Örneğin bir atın erdemi, güçlü olması ve hızlı koşabilmesidir. (Türkçede "erdem”, önceleri "artam" şeklinde söyleniyordu. "Artam'm "artmak" fiilinden geldiği anımsandığmdıl "artam" veya "erdem"in, insanda fazladan bulunması gereken bir kapıl site olarak anlaşıldığı açıktıı^TjC^" karşılığı olan Arapça "fazilet’l de "fazlalıkla ilgili bir fıiL^j^^jj^i
Buraya kadar birkaç yerde değindiğimiz değerler çokluğu ve çoğulluğu fenomeni, beraberinde bir erdemler çokluğu ve çoğulluğunu da getirir. Kısa bir tarihsel bakış, bunu görmeye yetebilir.
Antikçağın site devletlerinde "erdem" dendiğinde ilk anlaşılan şey, politik yönden etkili, güçlü, gerektiğinde gözü kara olma ve politik hâkimiyet kurabilme kapasitesidir. "Erdem" karşılığı olarak Grek-çede kullanılan "arethe" terimi, "güçlülük, yiğitlik" anlamlanna gelen bir kökten gelir ve aristokratik bir kültürde tek erdemin "güçlülük", "yiğitlik" olması da anlaşılabilir bir husustur. Oysa demokratikleşmenin hızlandığı bir dönemin filozoflarında, örneğin sofistlerde "arethe"nin aristokratik (ve tek) anlamı değişir. Değerler konusunda öznelci olan sofistler için erdem, insanın kendisini çevresine en iyi şekilde kabul ettirebilmesi için gerekli olan kapasitedir. Bir başka ifadeyle, sofıstik erdem, sözcüklerin ikna aracı olarak kullanılmasında bir üstün tekniktir. Buna göre erdemli instm ikna gücü yüksek olan, dili ikna aracı olarak kullanma kapasitesine, retorik güce sahip bulunan insandır. Ne var ki, tüm insanların bu ve benzeri tekniklere, kapasitelere, güçlere sahip ol-malan beklenemez. Erdemler, hayatı kolaylaştıncı pratik yeterliliklerdir ve koşullara göre değişiklik gösterirler. Buna karşılık Sokrates ve Platon, bu sofıstik erdem anlayışına şiddetle karşı çıkarlar. Onlar, kendi nesnel-idealist ve evrenselci değer anlayışlan doğrultusunda, erdemleri de nesnel ve evrensel kılarlar. Çünkü evreni, kozmosu yöneten tannsal akıl. Logos, insanı kozmik düzene uyum göstermekle yükümlü kılmıştır. İşte, erdemler, bu yükümlülüğü yerine getirebilmek için gereken nesnel yeterlilikler ve kapasitelerdir ve tüm insanlarda mevcutturlar. Olsa olsa, onların doğurulmalan (maiotik), uyandırılmalan, harekete geçirilmeleri, bu yolla alışkanlık yaratacak şekilde edinilmeleri (habitus, esis) gerekir. Grek felsefesinde tipik olduğu üzere, en büyük değer mutluluktur (eudaimonia). Dolayısıyla erdemler, en yüksek değer (en yüksek iyi) olarak mutluluk değerinin gerçekleştirilmesine yönelik tinsel edinimlerdir (habitus, esis). Erdemler, mutlu olmanın ko-iJİlarıdır. Platoncu okulda bu konuda dört temel erdem kabul edilir;tesettür
