tesettür ve felsefi bilgilerimiz

tesettür ve felsefi bilgilerimiz

 evet sizlere bugün tesettür dediki sorular Andre Cresson'a göre cevap bulmaya •felsefe, metafizik- soru ve sorulnllara metjf,.
mtan aklma've İdrakine uygun bir tarzda cevap veremedlg, k;», doge,,,, BU cevaplanmayan sorufnllar metafiziğin alan, içinde yer alır^Bu ionrla.iv bOlümü -varım o halde varolmam nereden kaynaklanıyor? (Cressor, j-y 755) gibi varlık' nedeni ve onun cevabına ait sorulardır. İkinci bolumd* 'evrenin bir amacı var mı? Parçalarının bir amacı var mı? Eğer varsa nt^-(Cresson 2007; 755) gibi 'varolan ın neden varolduğuna dair varolan b, amaca bağlayan sorulardır. Bu sorulara akıl yürütmelerle verilecek olan cev< lar Varolan'ın niçin varolduğu noktasında absürt'e gitmeyi
engelleyecek İlktedir. Üçüncü bölüm ise gerçeklik düzlemini tartışan 'Bizi çevriliyor goruner nesnelerden edindiğimiz görünümler gerçek mi? Bunların içinde az veya çok geniş bir düş ve hayal payı yok mu" "kesin olarak gerçek var mı? Ve bu gerçek varsa, yapısı nedir" (Cresson 2007: 756) gibi sorulardan oluşur. Hiç kuşkusuz Bulantı'nın başkişisi Roguentin 'bulantı' nöbetlerinde kendinde varlıkı keş fetmekle insanı çevriliyor görünen nesnelerden edinilen görünümlerin gerçek olmadığını, bu görünümleri dil ve dilin üzerinde taşıdığı kültürel, tarihsel ve :oplumsal değer yargıları ve anlamların yarattığını, kendinde varlık'ın aslında ;urekli bir dolulukta bulunduğunu farkındalığına varır. Metafiziğin dördüncü ur soruları ise "ölüm her şeyin ortak yasası mıdır? Diğer taraftan ölenler, olum ledır? Sonsuza kadar yok olmuşlar mıdır? Bunun aksine çekirdek halinde go-ünmez bir yaşam mı sürdürüyorlar? Bu varsayımla nereye gidiyorlar, ne hali-e geliyrorlar, neye tabi oluyorlar?" (Cresson 2007: 756) gibi sorularla 'varlık'ın, •arolma'nın karşıtı olan 'yokluk' üzerinedir. Metafiziğin beşinci bölüm soruları e insan metafizik soruları çözümleyebilecek kapasitede midir? Bu sorulan rtışırken mevcut durumu hatalı bir biçimde ortaya koymuyor mu? Bu tur etafizik sorunları çözmede insan tatmin olur mu" gibi insanın kendi duşun-; yeteneğiyle ilgili sorulardır (Cresson 2007; 757). Metafizik kendinin sordu-tüm bu sorulara vereceği cevaplarda ampirik olmayacaktır. Bu noktada ıt'ın ortaya koyduğu gibi metafizik bilgi "deneyimin ötesinde yer aldığı için ksel olmayacaktır; ilkeleri de deneyimden çıkarılmamalıdır. Böylelikle meta-c apriori bilgidir, saf anlama ve saf ustan çıkmaktadır' (örs 2001: 439). Hiç kuşuz Sartre'ın Bulantı romanının başkişisi Roguentin, bütün bu metafizrik ılara cevaplar ararken fenomenolojik felsefenin 'üzerine' düşünme yönte-i kullanmaz. Roguentin metafizik soru(n)lara 'bulantı' nöbetleriyle tran-lantal bir görünüme sahip 'deneyimsel' olarak cevaplar arar.
liC kuşkusuz yukarıda bahsi geçen bütün bu soru{n)\anr^ cevapları e^ın Bulantı adlı romanında felsefî bir tavır olarak varlık felsefesi' bağla-
Çeşitli vesilelerle Roquentın'in bütün bunları fark etmesi Varoluş' anlamına gelmektedir. Bu noktada Varoluşçuların temel öne.^î 'varoluş'un 'öz den önce geldiği'dir. Varoluşçular, 'varoluş'un öz'den rj^,, geldiğini savunmakla başlangıçta dogmatik olarak kabul edilecek olan (j^ meyen, sabit bir 'öz' varlığa düşünce kapılarını kapatırlar Onlar bu noiaj,^ insanın düşünme edimi ve bu düşünme edimi sonucu varılan sonuçlara go. hareket etme tavrı olan 'varoluş'u, başlangıçta kabul edilecek olan dogr-r, sabit bir 'öz'den daha önemli, daha öncül sayarlar. Hatta varoluşçuların o. içinde bulunduğu fenomenolojik bilinç felsefeleri başlangıçta anlamı keıç içinde olan dogmatik 'öz' kabul etmez. Husserl yönelimsellik teorisiyle gerçeı lik düzlemi ve bu düzlemde 'varolan'a yüklenen anlamın kaynağını butunuyıJ özne'ye, öznenin bilincine vermekle aslında 'varoluş'un bir nevi dinamik yapı' sini, devinimini hem kurar hem de bu yapıya işaret eder. Bu nokiad. fenomenolojik bilinç felsefeleri dogmatik bir 'öz' anlayışının yerme 'varoluş'uı, farkındalığı sonucunda farkına varılacak tarih dışı, tarih üstü, genelgeçer, t\ rensel ve nesnel ilke kabul ederler. Bu noktada Kant ve Husserl'in 'saf ben Hegel'in 'tin'i 'varoluş' farkındalığının sonucunda ulaşılacak bir tarih dışı, tan üstü, genelgeçer, evrensel ve nesnel ilke'dir. Husserl bu saf ben'e sonrada varıldığını düşünürken Kant ise 'saf ben'i öncül kabul ederek doğuştan getir diği düşüncesini taşır. Hegel'in felsefî söyleminde ise 'tin' başlangıçta kendi fark edemez, kendine yabancı bir durumdadır. Bu yabancılığı ortadan kaldı mak için kendini, kendinde keşfetmek amacıyla kendindeki saklı olana yönel Hegel, bu durumun 'tin'in kendini kültür evrenine açılması olarak ortaya k yar. Böylelikle 'tin' de bir 'varoluş' çabasından sonra kendindeki yabancılı ortadan kaldırır. İşte tüm bu örnekler Varoluşçuluk de dâhil olmak uze fenomenolojik bilinç felsefeleri 'varoluş'un arkasından gelecek olan bir tar dışı, tarih üstü, genelgeçer, evrensel ve nesnel ilke'yi kabul etmiş olurlar.
Varoluşçuluk'e göre insanoğlunun 'varoluş' ve özgülüğünün karşısında ?n büyük engellerden biri insanın dünyaya fırlatılmışlığıyla birlikte kabulleı nek zorunda kaldığı hazır sunulu dil ve dilin üzerinde taşıdığı ■p tnniıımsal deöer varoıları ve anlamların meydana getirdiği belirlenimlerdi e toplumsal deg y g x,nıir nlmak isteyen birey Husserl fenomenole u nedenle varoluşçu u 9°^ bendini bütün öncül belirleyen değerleri v sinin ephoke ^ . başlar; çünkü belirlenimler onu kuşatmış du
Ahr alr Run. enaM bt*rtttwııki ' paranteze alıp cb>la>nrmak ytnna fo^ttüı dudamnı ir bu dw1enwı vardar kv oidu^u 9 b) lıabuHamr du-•OTe^u bi0v mmm »Ranbuııl anlamda ötg>M olamaz: çunku msan açısm-İK İKtdlm babrttnmiş olanlar. bttrltTwnlcr baltan itibaren mvana (M ve «nttIKb» luJtyrel Unhse^ ve toplumsal de^er yargıUn ve anUmUnn kurgu-fçfirliı sunarlar Hem bu yamisarrvı gerçeklik hem de I olarak bulunduğu iddia edilen dogmatik t»r öl her za-mtr teifolyı yn karşHmda yer akr
^ SarM m Mar« adb romannda msanm arOıksal uğraşlan sonucu örtere çkan ’Meroki^'un. oz den öiKe geldığgıı, romanın ba^>ı^ Roguentın Kak gerçeklik doztemK. dİ ve ehUn taşıdı^ kültürel tarihsel ve toplumsal r ve ariımâarta kurgulayan gerçeklik düdemını bu düzlemi bu düzlemi I kkk paranteze aldığı tMJİantı rx>betlennde fark eder Bu rH>bet lerde «manm başkahramarv Roguentın gerçeklik düzleminin varolan ına gerçeklik Menüm kurgulayan dİ ve (Mn uzennde tapdığı tanhsel kültürel ve toplum-lii ieğer yargM ve anlamlan araya koymadan bakar. Bu ise bir nevi İoguenbn e hazv suruilu dfln de paranteze atırxitğı. Varolan'ın dolayımsız ijİKne/ı çakıldığı bir durumdur. Askfxla bu haliyle Sartre'ın Bulantt ro-ftmmm ba^kıpnaı yaladığı tKilantı' nöbetleri. Kant in tanımlamaya çalıştığı transandantakaşkm durum gorumimürKİedir. Bu tur durumlarda ise edinilen bigier de yır>e aprion görvvHjmdek} bilgilerdir. İşte Roguentın böylesıne transandantal gorurHimurKİekı durumlar sonucu elde ettiği apnon görünümündeki bigâerte ıçensa>e fıriattldtğı belirlenimler aianır>dan kendini kurtarmaya çabalar
Varokişçukjk. msan varkğmın. r>e1tğinîn anlaşılması ve insanın kozmos ıpndekı yermm bekrlermesini kornı edinen bir Varlık felsefesidir Varoluşçuluk de diğer feoomersolojık bıtirsç felsefelerinde olduğu gibi insan wdığnm özürsün daha önceden beirienmediğini öne sürer. Ama İnsanın ıÇM kfiadkkğı di ve ddîn taşıdığı tarihsel, kültürel, toplumsal değer yargılan ve anlamlarla kurulan belirlenimler daha sonra onu belirlenmiş bir varlığa dûnuşturur Fakat insan anlıksa! bir çabayla bu belirtenımterden kurtulup varokış unu gerçekleştırebılfr. Bu rx>ktada Varoluşçuluk de diğer icnemerKdo^ bMnç fHsefelen gibi butun etkinliği özne ye yükler, özne yi onmser Bu noktada Sartre da varoluşçu felsefi söylemini kurarken Husseıi m Imomenolofk yöntemlennden bir olan yönetimsellik ilkesini kullanır, *kıserfln yörsekmselkk ikcestrsın en özeUiği varolan a ait butun anlamların naik varkk kazarxiığmt metodoloiik olarak ortaya koymasıdır.
'fcnomenciogk yöntem bizi arviamt cank tecrübemiz içinde keşfetm mukledir kdar, a bdirKimızın kendisi dtşmdakı, kendisinden başka rsesnel ie temas haknöc be mtesfyonaktevonelim olduğunu ortaya koyar. İn! tecrübe bir ker>dvst-şeffaf toz (substance) ya da cogito değUdir: daima dui
98
TÜRK ROMANINDA FELSEFÎ AÇILIMLAR
yada meşgul olduğu bir şeye yönelimlidir ya da b.r ^ Fenomenolojik yöntem bilince kendi zihin meşgalelerim anlam* " rine refleksiyon yapma imkânı ve dolayısıyla mtensiyonalrtestrun gözden kaçan butun ufuklarını keşfetme imkânı verir Başka b> s ^ bilincin zımni ufuklarına dönerek fenomenöloji bize objenin aks ı'**• intensiyonel ufuklardan kopuk soyut ve izole bir obje olarak surnaarj^ • intensiyonel/gaî anlamını izah etmeye ya da açmaya muktedir ktlar fenomenoloji bize bilincin hem objesine bağlı, ancak hem de obşcnv, tecrübemizin bir parçası olarak anlamlı bir şey olarak ortaya intensiyonel ilişkilerine odaklanarak kendisine yönelmesi için bu uzaklaşmakta özgür olduğunu öğretir' (Levinas 2010: 77)
Bu ifadelerde varoluşçuluğun da kullandığı Husserl fenomenolojısmır, o, ne'yi yani bireyi anlamın kaynağı olarak merkeze alan yönelimsellık ilkesi m, rine vurgu yapılır. Hâlbuki felsefe tarihinde birçok filozof, 'varolan a, kendıno, şey'e, 'kendinde varlık'a anlamı veren 'özne'nin yerine merkeze tümel kavtjrn lan alarak felsefî söylemini bu kavramlar üzerine kurarak bireyi dışlaşdırimışt» İşte bu noktada Kierkegaard, Hegel'i eleştirerek onun felsefî söyleminin y* şamla bağlarını bütünüyle kopardığını düşünür, İşte varoluşçuluk böylesın» soyut felsefenin tam karşıtı olarak felsefî söylemlerini gerçeklik düzlemindeki 'varolan'ı anlamlandıran 'özne'nin-bireyin yabancılaşması, çaresizliği, yalnızit ğı, kaygıları, özgürlüğü ve belirlenimleri üzerinde durmuştur. Diğer felsefi sistemler ve söylemler düşünüldüğünde varoluşçuluğun bu tavrı, onların geliştirmek istediği felsefî söylemlerinde felsefelerinin, ontolojisini, epistemoloji sini, etiğini, mantığını, bilgi anlayışlarını, metafiziğini, insan ve ruh anlayışını, 'ne'lik anlayışlarını, tümeller karşısındaki tavırlarını ve gerçeklik anlayışlarım sistematik bir felsefî söylem halinde tam olarak ortaya koymaya engel teşkil etmiştir.
Bu noktada varoluşçuluk, tümeller ve kavramlar üzerinden felsefî söylemim ve sistemini geliştiren felsefelerden biraz olsun kendini ayırır. Varolan'ın anlamının kaynağı, sahibi olduğunu düşündüğü 'özne'yi kavramlara ve tümellere indirgemekten biraz olsun kaçınarak benzer tavrı gösteren edebiyata yaklaşır Bu noktada "Jean Paul Sartre, Albert Camus ve Merleau-Ponty; bu düşunürle-in hepsi fiilen yaşanan tecrübenin 'tikel/öznel' prerefleksif olarak gördükleri /arlığı müteakip kavrayışlarını belirleyici bir tarzda etkilendiğinden soz" eder-er (Breton 2010: 147). İşte bu nedenledir ki varoluşçular filozofların önemli timlerinden olan Sartre, Camus ve Jaspers felsefî söylem ve sistemlerini artre'ın Bulantı romanında olduğu gibi bir edebi tur olan roman üzerinden lemeyi uygun bulmuştur. Bu hususta varolan'ın anlamının kaynağı özne îrşısında genel anlamda edebiyatın, özellikle de onun bir türü olan roma-n/romancının ve varoluşçu felsefenin ve filozoflarının tavrı birçok noktada ısişir. Hem edebiyat/ roman/ romancı hem de varoluşçu filozoflar ve onlarjı ırmuş olduğu felsefî sistem ve söylemde anlamın kaynağı 'özne'dir. f İnsanın belirlenimler karşısında kendi varoluşunu gerçe^j^tirmesini,
re onların
-to.v*K*Urr«y* çalışır, İşte insanın bu varoluşu gerçekleştirme aşamasın-rücritode. bireyin değerler içine fırlatılmışlığını, rastlantılar içinde bulun-Muna anlam veremediği varolan karşısındaki güvensizliğini, huzursuzluğu-etteyomııı. hazır sunulu olarak verilen fakat kendisinin anlam ver(e)medıği wıl*ı'ın hiçSğini duyumsamasını, kendini tarihsel, kültürel ve toplumsal *ğ(fv«r9ilan ve anlamlarla kuşatılmış hissetmesini ve butun bu olumsuzluk-M Hinde kendini yeniden varetmesi üzerinde durur, bunları kendine konu
Diğer fenomenolojik bilinç felsefî söylem ve sistemlerden farklı olarak «voiuKukA, larrh üstü' tarihi aşan' genelgeçer, evrensel ve nesnel 'ilke'yi, tru aramayı arka plana atarak bunun edebiyat gibi her tür anlamın kaynağı ^ âme, t)irey1er ve onun total yaşamı, yaşam alanları olduğunu düşünür. Ijlf bu r>edenlerden dolayıdır ki felsefî söylemlerinde akıl yürütmelerle 'tarih ûmı lanhi aşan, genelgeçer, evrensel ve nesnel 'ilke ler, 'öz'ler, 'özbilinç'lere matematik bir kesinlikle ulaşmaya çalışan felsefelere ve filozoflara göre nifoluşçuluk. tam bir felsefî söylem geliştirememiş ve felsefî sistem olamamış, ınUrmn kaynağı olarak ayrıcalıklı bir 'özne' olan insanı konu olan yeni bir bilgi alanı olarak kalmıştır. Bu eleştirilere karşılık olarak da bir varoluşçu filozof olan iasptfs ise her daim belli haller içinde olduğumuzu bu hallerin değiştiğini 'ölmeliyim, acı çekmeliyim, mücadele etmeliyim, kadere bağlıyım, kendimi merhametsizce suçun içine çekerim' cümleleriyle ortaya koyarken insan »folüşunun 'bu temel hallerini nihai haller olarak' adlandırır (Jaspers 2010: 15571. Bu noktada Jaspers varoluşun temel ilkesi olan hakikatin kısmen de oha kişisel olduğu ilkesine sadık kalmıştır. Jaspers'e göre "hakikat dünyanın bv nesne olarak düşünülmesinden değil de, insanı kendisi hakkında sorular sormaya zorlayan 'nihai haller'deki yoğun kişisel deneyimlerden doğar' (Alatlı 2010:1557). Bu düşünceleriyle jaspers varoluşun bireysel olduğunu, varoluşu gerçekleştiren bireyin transandantal-aşkın deneyimlerini ve bu deneyimler sonucu elde ettiği apriori bilgileri bir başkasına aktaramayacağını öne çıkarırken bir nevi varoluşçuluğa yöneltilen eleştirilere de cevap vermiş olur. Bu noktada eğer transandantal-aşkın bir varoluşsal deneyim ve bu deneyimde edvxlen apriori bilgiler başkasına aktarılamıyorsa diğer felsefe sistemlerin matematik kesinlikle ulaşamaya çalıştığı ve kabul edilmesi yönünde teklif ettiği tanh üstü' 'tarihi aşan nesnel 'ilke'ler, 'öz'lerin, bütün bireylerin kabullenmesi imkânsız bir hale gelir; çünkü bütün insanlar, bireysel varoluş dene-yaşamazlar.
Hiç kuşkusuz varoluşçuluk. Husserl fenomenolojisinin yönelimsellik ilkesini kabul ederek Varolan'ın anlamının kaynağını 'özne'ye-'insan'a vermekle ‘oz-neye tam bir özgürlük tanımıştır. Pek tabii kı Husserl fenomenolojisı anlanvn kaynağı olan özne ye tam bir özgürlük tanımakla kalmaz aynı «gürlüğünü, dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve gte. « adamların kurguladığı gerçeklik düzleminde ve bu düzlemdeki
100
TÜRK ROMANINDA FELSEFİ AÇILIMLAR
Varolan' karşısında nasıl gerçekleştireceğinin yöntemini de sunar B»jr Husserl ilk önce yukarıdaki değinilen ve gerçeklik düzlemim kurguia^^'' dilin taşıdığı değer yargıları ve anlamları paranteze alır, dışlaştırır ^ ' larından ve anlamlarda soyulan gerçeklik düzleminin 'varolan ı, "kendr^^* 'kendinde varlık' durumuna gelir. İşte Husserl fenomenolojısınde du: ^ 'varlık' bütün öncüllerinden kurtulmuş bu varlık'tır. Descartes'ın CogrtoC olan 'düşünüyorum o halde varım' ilkesi Husserl'ın fenomenolojistnde'bir düşünüyorum o halde varım" şekline döner. Bu noktada düşünme Husserl'in fenomenolojisinde 'anlam' vermede olduğu gibi bütünüyle c«r* etkindir. Fenomenolojide intentionnalite yani "seçimli-yönelımlılık'kavr^rv, geliştiren Brentano'dur. Ona göre her bilinç edimi, yani Cogıto bir yönelif^dı, seçimdir. Her bilinç ediminin bir nesnesi vardır. "Düşünüyorum* mutlaiıa *û^ şeyi düşünüyorum" anlamına gelir. Düşünülen şey de aslında duşuncenr kendisinden başka bir şey olamaz. Çünkü "Masayı düşünüyorum* demei aslında "Gerçek masanın bilincimdeki korelatı ile iş görüyorum" demektK Mademki cogito'nun nesnesi "ide" mahiyetindedir, o halde bir cogıto bir ba^ ka cogito'yu nesne edinebilir. "Bilinç edimimi" bir başka "bilinç edimimin' nesnesi kılabilirim, onu da bir başkasının. İşte bu anlayışta epistemolojik oz ne-nesne" ikiliği ortadan kalkar" (Tura 2007: 101). Bu akıl yürütmeler ışığında da 'varolan'a anlam vermede olduğu gibi 'varolan'ı düşünmede de nesnenin etkinliği bütünüyle ortadan kalkar. Bu ise 'özne' açısından mutlak bir özgürlük anlamına gelirken aynı zamanda 'özne'nin dışında bir 'varolan ı, kendinde şey'i anlamsız kılar. Bu noktada anlamın kaynağı ve düşünme ediminin mutlak hâkimi olan "özne" hem özgürlüğünü elde edecek hem de varoluşa gidebilecek, varoluşunun farkına varabilecek potansiyelde bir varlıktır. İşte bu noktada varoluşçular 'özne'ye-insan'a çok geniş ölçüde bir varoluş özgürlüğü tanıyarak bu varoluşun dışında insanın kendisini belirleyen önceden kabul edilmiş olan ve kendinde kusur ve eksiklik bulunmayan 'varolan'ın doğasında mevcut de* ğişmeyen dogmatik 'öz'ünün olmadığını düşünürler. Varoluş karşısında 'öz'u merkeze alan felsefî söylem ve sistemler ise 'oluş' ya da 'varoluş'u kabul etmediklerinden 'öz'lerin bilinmesi gerektiğini, çünkü varolan hakkında matematiksel kesinlikte sabit değişmez bilgilerin bu 'öz'ler vasıtasıyla elde edebileceğim iddia ederler. Varoluşçuluk ise felsefe tarihinde çeşitli tümel ve nesnel kavramlarla adlandırılan dogmatik 'öz'ü reddederek varoluş' kavramını kabul ederler Böylelikle varoluşçu ontolojide 'öz' ve 'varoluş' kavramları diğer kavramlara göre daha bir ön plana çıkar.tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder