tesettür ve felsefi konu

tesettür ve felsefi konu 

en güzel yazıları yazan tesettür diyorki Filozoflar, felsefî akıl yürütmeleriyle Varolan ı çözümlemeye başladıklarında ilk olarak Varolan'ın her türlü deneyin ötesinde olan 'özü nün ne'liğmı, 'mutlak'ını düşünürler. Bu hususta M.ö. VI yüzyılda yaşamış olan lyonyah ilk doda filozoflarından olan Thales'ten Sofistlere kadar olan süreçte doğa filozof-lan'varolan'ın 'öz'ünü değişik tözlerle kavramlaştınrlar.

Thales 'Dünyanın özu ve ilkesi sudur' diyordu. Herakleitos 'ateş". Anaxımandros 'a perion", Pythgoras 'sayı" olduğunu ileri suruyordu bu ilkenin Platon un öğretisi 'Her şeyin kendileri zamansız ve mekânsız bir acunda bulunan ideale gölgelerinden ibarettir" idi Monistlerden, butun varolanın üzerine temellendiği yalnız bir tek ülke olduğunu öğreniyoruz. Dualistler ise iki ilke olduğunu one sürüyorlar. Materyalistler varolan her şeyin ozu maddedir diyorlar spiritualistler butun varolanların ruhsal türden ol-duklannı iddia ediyorlar' (Akatlı 2001.119).
Platon un bu öz' kavramı 'varolan’ın dışında transandantal-aşkın bir özelliğe sahipken bunun tam karşısında yer alan Aristoteles'in özü' ise içkindir. Böylelikle bu iki filozofa alt tarih üstü, tarihi aşan, genelgeçer, evrensel ve nesnel olan ilke, ozbilinç ve 'öz' kavramları Ortaçağ ve Rönesans dönemi boyunca yorumlanarak tekrar tekrar değişik felsefî söylemlerle gündeme taşınır.
Bu noktada 'öz' kavramı 'varolan'ın 'ne'liğine yönelik bir anlam ifade eder.
Bu noktada Descartes, Kant, Hegel ve Husserl gibi fenomenolojik düşünme yöntemine yönelen bilinç felsefeleri tarihi aşan, tarih üstü nesnel genelgeçer bir ilke, ozbilinç, 'öz'ü kabul ederken Dilthey ve Herder gibi 'yaşam'ın üstüne reflektıf olarak eğilen filozofların felsefî söylemleri 'varolan'da önceden belirlenen tarih üstü, tarih dışı genelgeçer nesnel ve evrensel ilke, ozbilinç ve öz'ü kabul etmezler. İşte bu noktada varoluşçuluk bu iki felsefî sistem ve söylemden ilkinde 'varolan'ı kurgulayan dil ve dilin taşıdığı kültürel, tarihsel, toplumsal değer yargıları ve anlamları paranteze almayı, anakronik düşünmeyi, düşünme ediminin reflektif olarak kendi üzerine katlanıp düşünmeyi, düşünmenin nesnesi yapılması yöntemlerini alır. Varoluşçuluğun yaşama yönelmesi ise Dıithey'in hermeneutik felsefî sistemi ve söyleminde yaşam alanları ve yaşantı kavramlarını hatırlatır. İşte bu noktada fenomenolojik bilinç felsefelerine göre varoluş' hem dogmatik 'öz'ün hem de durağanlığın zıddıdır; çünkü 'varoluş' ve özne'nin kendi kendini gerçekleştirmesi, Hegel'in işaret ettiği gibi 'tin'in, kendinin yabancılığını ortadan kaldırması için kültürel evrende kendini gerçekleştirmesine benzer bir tarzda 'varolan'da gizli, saklı, örtük olanın açığa çıkması, kendini göstermesi ve görünmesi, farkındalığı fark etmesi, tarih üstü, tarih dışı genelgeçer temel nesnel 'öz'e, 'özbilinç'e ulaşılması anlamına gelir. Dıithey'in hermeneutik ve Bergson'un sezgiye dayanan felsefî söylemi ve sisteminde ise tamamlan(a)maz ve bitmez bir akış olan süreçte, etkinlikte, olabi-lıriilikte ve dönüşümde, fenomenolojik bilinç felsefelerinin aksine varoluş ne aktarılır ne de kavranılır, sadece yaşanılır, sezgiyle fark edilir, sadece an'lık yakalanır Bu noktada "sezgiye karşı kavram* ortaya çıkarken "niyeti aşan bir artı sezgi bahis" konusu olur (Marion 2010: 18). İşte "tam da bu artı sezgiden dolayı" hemeneutike ihtiyaç duyulurken "hermenoyitik daima ilave kavram için sorgulamadır, enformasyon yokluğuyla değil, aşırı enformasyonla" karşılaşılan durumda ortaya çıkar (Marion 2010: 18). Bu nedenle de hermeneutike ihtiyacın "ortaya çıktığı yerde, herhangi bir zamanda yeterli/nihai bir kavrama" fieyi "'tahayyül* etmek "kesinlikle imkânsızdır" (Marion 2010:19). Bu
102
TÜRK ROMANINDA FELSEFt AÇdIMUR
noktada hermeneutikin fenomenolojik bilinç felsefeleri gib, t, yönelmediği görülür. Bu durumda hermeneutik felsefe, fenonT^"^'*'’ ■ felsefelerine göre edebi metinlere ve söyleme daha yakındır. >•
Varoluşçuluk yaşama eğildiğinden, varoluşçulukta Dıithe/jn her felsefi söyleminde olduğu gibi üzerinde düşünülecek, bilgisine vJlT*' varlık alanını dışlaştırmaz. Çünkü 'özne' bu varlık alanına Husserel fr ^ * lojisinde işaret edildiği gibi tüm edimleriyle yönelerek onu kenck açısından anlamlı hâle getirme uğraşına girer. Bu nedenle Hegeiı«T, (Geist) kültürel alanda kendini fark etmesi gibi yaşam alanı da varoluw yaşandığı bir varlık alanı halindedir. Bu varlık alanına anlamın kaynağı^ 'özne' yol gösterici olmadan, özgür ve güçsüz bir şekilde fırlatılmıştır kendi istemediği için de dünya denilen belirlenimlerle yüklü varlık alaı>~. onun bulunuşunun anlamı ve değeri yoktur. Üstelik özne' bu noktada kT hangi bir deneyimle elde edilmeyecek olan apriori bilgiye de sahip de^ Tum bu nedenlerden dolayıdır ki hazır sunulu dil ve bu dilin üzerinde taşıd* tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlarla kurulmuş, bek enmiş olan bu dünya, özne' açısından, varlığı gerekmeyen, varlığının nede, aynı zamanda anlamı da olmayan ve temeli bulunmayan bir varlık alanıdır âlin - anlamın kaynağı olan
menolojisının etkiîi altındadır. Bu nedenle Bulantı nın başkişisi Roquentin gerçeklik düzlemindeki varolan'ı iki şekilde algılar Bunlardan ilki normal bir oır^e gibi, gerçeklik düzlemim ve bu düzleminin varolan ını bilinçle, hazır sunukj venlı olan dil ve dilin üzerinde taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargılan ve anlamlarla algılar, ikinci algılama ise aklın ın paranteze-afkıya alındığı 'bulantı' nöbetlerinde araya dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargılarını ve anlamlan araya koymadan dolayımsız olarak Varolan'ın doğalannın algılanmasıdır. Bulantı da varolan’a ait bu algılama çeşitliliği birçok felsefi kuramı da beraberinde getirir. Bu kuramların en başında Kusserel'in fer>omenolojisınde görülen anlamın özne'ye ait olmasına dayanan yönelımsellık ilkesidir. Bu noktada Bulantı nın başkişisi bulantı’ nöbetlerinde varolan'ın doğasıyla karşılaşırken bu nöbetlerin dışındaki hayatında varolanlan kendine hazır sunulu dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargılan ve anlamlarla algılar.
Sartre, Bulantı, romanının başkişisi olan Antoıne Roguentin'i toplumsallıktan tamamen uzaklaştırırken, hem toplumun, bireyin üzerinde öncül belirleyen olmadığına inandığını göstermek ister hem Antoine Roguentin'e kendine yabancılaştıran toplumsal değer ve anlamları yüklemekten kaçınmak ister. AyrKa Sartre her ne kadar psikanalizimin bılınçdışı kuramını ve Freud'u eleştirse de yine de bir 'varoluşçu psikoterapi'nın varlığı yadsınamaz bir gerçeklik taşır Bu noktada Sartre “psikanalizim kuramının bilinçdışı nedenlerinin yerine fenomenolojik kuramın belirtik olarak bilinmeyen bilinçli seçmesi'ni koymak" ister (Yavuz 1987: 34). Yine de Sartre'ın Antoine Roguentin'i toplumsallıktan uzaklaştırma çabasının altında, bireyin yapılanmasının gündelik yaşamının arkasındaki kültürün dilsel-simgesel alanında varolan 'bilinç'ten çok, 'bilinç'in ve kültürün simgesel-dilsel alanının karşısında istek, arzu, istenç, haz gibi duyumlarının bastırılması sonucu oluşan 'bilinçdışı'nın varlığının yattığını kabullenmesi vardır. Hiç kuşkusuz bu ifadelerde bireyin hayatını önemli ölçüde yönlendiren 'bilinçdışı'nın 'varoluş' nedeni kültürün dilsel-simgesel alanına, toplumsala bağlanır. Bulantı'nın başkişisi Antoine Roguentin, yaşadığı gerçeklik düzleminde 'varolan'ın doğasının, dil ve dille 'varolan'a yüklenen tarihsel, toplumsal ve kültürel anlam ve değerlerle fazlalaştırıldığını, çarpıtıldığını, ya-bancılaştmldığını 'bulantı' nöbetlerinde fark eder. Roguentin yine hazır sunulu dü ve bu dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlarla, 'bulantı' nöbetlerinde fark ettiği 'kendinde şey'-'varolan'- 'kendinde var-lık'ın doğası arasında bir nedensizliğin bulunduğunu keşfeder. Benzer şekilde Roguentin, bilinç' tarafından değer ve anlamlarla kurgulanan 'varolan' ile bulantı' nöbetlerinde fark ettiği dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlardan soyunmuş 'kendinde şey', 'kendinde variık'ın arasında benzerliğin olmadığını gözlemleyerek, varolan' karşısında duyumsar. Çünkü Roguentin, gerçeklik düzleminde bulunan
«karalı varoian'm do^sıyta kkgıkt bah&i ge<;en anlamsızlığı \bm çûrurHjmde lıeyfetmesidır. Bu lı«vfl«r Antoınc Roquentın'ın I sadm bir ayM süreç içinde çeçer Bu bir aylık zaman dilimi ro>
11( amancbr Bu zaman diımı. Antoıne Roquentın m Bouvılle Belediye HgüHhanesnde unh uzenr>e üç yittik çalı^r^ısının 29 Ocak 1932 Pazartesi I \9%Trm şubaUn son K^usı çarşamba günü biten bir aylık bir suresi (Sanre 2010: 235) Roquentın'in günlük tutnrtasının en I bu bir aylık dönemde ya>ad»^ bulantı' deneyimini kayıt altına Onun bu deneyimleri Kant m felsefi söyleminde ortaya koyduğu I bk görünüm tavr Bu deneyimler sonucu elde ettiği varolan ın lanbigı ne yir>e transarKİantal alartda elde edilen apriori bilgi gö-
Boguenonln transandantal görünümünde olan 'bulantı' deneyimi ilk kez fet cumartesi günü çocuklara özenip suyun üzerinde taş kaydırmak istemesi iBinne ortaya çıkar Roguentin taşı eline aldığında bir tarafı kuru diğer tarafı çvfiufkı olan duz taşı, tiksinti duyulacak bir varlık olarak algılar ve şaşırmış bir bıMf oradan hemen uzaklaşır. Bu esnada Roguentın daha önce varolan' kar-yunda fuç karşHaşmadtğı bir algıyı duyumsar, fakat bunun nedenini çözemez. Varoiarun farkk algılanması sonucunda meydana gelen bu deneyim aslında «mukı bir (M ve mantıkla anlaşılamaz. Romanda çözümsüzlüğün vurgusu da lu yûndede Bu noktada Roguentin'în 'varolan' üzerindeki algısı farklılaşmış-ir Bu İse bulantı' nöbetlerinin başlangıcıdır. Daha sonra ise bu deneyim Boguentm in hayatını etkileyecek. Roguentin ilerleyen günlerde artık varolan ı kendne sunulu, hazır verili dil ve bu dilin taşıdığı kültürel, tarihsel ve toplum-Mİ değer yargılan ve anlamları dikkate almadan algılamaya çalışacaktır.
■Ekerimde bir değişiklik var. Pipomu ya da çatalımı tutuşum değişti. Belki de çatal elime yem bir biçimde geliyor; bilmiyorum. Biraz önce, odama girmek üzereyken olduğum yerde kaldım; avucumda, kişiliği varmışçasına dikkatimi çeken soğuk bir nesnenin varlığını duydum Avucumu açtım, baktım Kapı nm tokmağını tutuyordum. Bu sabah kitaplıkta Otodidakt günaydın* demek ıçw> yamma geldiğinde tanıyabilmek için yüzüne uzun uzun bakmam gerek 0. Tanımadık bir yuzdu gördüğüm; bir yuz bile demek zor Sonra elini, in beyaz büyük bir solucan gibi, duydum avucumda. Hemen bıraktım, kolu külçe gtn duştu* (Sartre 2010; 19).
fk)quef»tin, varolan ı bu şekilde algılamasını, varolan' karşısında algısının değîşmesmı başlangıçta bir hastalık olarak kabul eder, fakat daha sonra bu algı değışmunm varoluşsal-exsinstdt bir durum olduğunu *son haftalar içinde tiK değtşıkkk ortaya çıktı. Ama nerede? Hiçbir şeye bağlanılmayan soyut bir değişme bu Değişen ben mıyım? Ben değilsem, bu oda, bu kent, bu doğa; seOMk^erek* ifadeleriyle fark eder (Sartre 2010: 20). Htç kukusuz burada |wçeklik düzlemi ve bu düzlemindeki varolan değM Husserl fenome-sellik ilkesine uygun olarak Varolan'ın
dAça Vifolan'j yüklenen dili ve bu dille taşınan tarihsel, toplumsal ve kültürel yargılan ve anlamları daha rahat aştığını gözlemlemeye başlamıştır, ftoguentın tHjlantılannda Varolan'ı ve gerçeklik düzlemini kurgulayan dili ve din taşıdığı anlam ve değer yargılarını paranteze almakla kalmaz yine gerçekli düzlemini ve Varolan'ı düzenleyen aklı' da askıya alarak dışlaştırır Bu ne-dtnlf ÎKJİantı’ nöbetleri Roguentın için bir bilinçsizlik hâlidir. Bu tutum bir ntvl Nıetszche'mn işaret ettiği Diyonizyak tavrıyla benzerlik gösterir. Yine buna benzer b«r eğilim psıkiyatristlerın varlığını ispat ettiği bitinçdışı'nı hatırlatır Sartre her ne kadar bılınçdışı'nı reddedip Freud'u eleştirse de Bulantı nın başkışısı Roguentın'ın bulantı' nöbetlerinde 'bilinç ! paranteze alıp bilinçsizliği yaşaması bir nevi 'bilinç'ın karşısında bilinçdışı'nı koyması anlamına gelir. Asknda Roguentın'ın algıladığı dil ve dilin üzerinde taşıdığı kültürel, tarihsel ve toplumsal değer yargılan ve anlamlardan arınan varolan' kültürün dilsel-sımgesel alanının varlığı değil 'bilinçdışı'nın varlığıdır. Lacan'a göre insanın gerçek ’ne'lıği bu 'bilinçdışı' alandadır; çünkü bu bilinçdışı'nda, insanın yaşadığı kültürel simgesel-dilsel alanda isteyip de gerçekleştiremediği arzu, istek ve zevklen bastırılmış durumda bulunmaktadır (Tura 2004; 156). İşte bu nedenle Roguentin için 'bulantı' dönemleri bir nevi fakında olma, var olma zamanlarına dönüşür.
'Demek ki bulantı bu göz kamaştırıcı bu apaçıklık. Üzerinde kafa patlattım. Yazılar yazdım. Şimdi biliyorum. Varım (dünya da var) ve dünyanın var olduğunu biliyorum. Hepsi bu. Benim için önemli değil. Benim için hiçbir şeyin önemli olmaması çok acayip, korkuyorum bundan. Denizde taş kaydırmak istediğim gun yok mu, işte o günden beri böyle. Çakıl taşını atarken, durup ona bakmıştım; her şey işte o zaman başlamıştı. Onun var olduğunu hissetmiştim. Bundan sonra başka bulantılar da oldu. Ara sıra, bakıyorsunuz nesneler elinizde varoluşuveriyorlar. Rendez-vous des Cheminots'da bulantı duymuştum, daha önce bir başkası da ortaya çıkmıştı; bir gece pencereden dışarı baktığım sırada. Parkta da bir başka bulantı duymuştum, pazar gunu. Daha başkaları da var. Ama hiçbir zaman bugünku kadar kuvvetli olmamıştı' (Sartre, 2010:183).
Roguentin, kültürün dilsel-simgesel alanında dil ve dilin taşıdığı tarihsel, toplumsal ve kültürel değer yargıları ve anlamların kurduğu Varolan'a yabancı duruma gelmiş fakat Varolan'ın doğal halini dolayımsız algılamıştır. Bu durum önceden kurulan ve zamanla da Roguentin tarafından kabul edilen gerçeklik düzlemini sarsmıştır. Zaten Roguentin dünyaya fırlatıldığında bu dilin taşıdığı anlam ve değerlerle kurgulanan gerçeklik düzlemini kabul etmek zorunda kalmış, bu düzlemdeki Varolan'a anlamı kendi yüklememiş, Varolan ı kendi anlamlandırmamıştır. Roguentin'in bulantı' nöbetlerinde farkındalığına yararlık' ise dil ve dilin taşıdığı anlam ve değer yargılarından yoksun olan 1 doğal hali kendinde varlık', kendinde şey dir.
. ^ llJ^^^küMA^gl^^UA^fcLSEF^AÇIUMtAf,
^^Hoguentin 'bulantı' nöbetlerinde ve bu nöbetlerinin ardırvi jamında kendine sunulu her türlü anlama ve değere sırt aynadaki yüzüne bile anlam ver(e)mez duruma gelir. Bu anUnC -larının çirkin olduğuna dair bir değer yargısı yüklemesini deonlZ"^'-lında bu tür görüşe katılma bir nevi sunulu değer yargısının kab rağmen Roguentin bu tür değer yargılarının ve anlamların hayar^'^ -meşine izin ver(e)mez. Bunu da değer yargıları ve anlamlara kaij, ^
bir reaksiyonel tavırla yap(a)maz, bu değer yargılan ve anlamı^ ^ edilgin bir tavır içerisine girerek onları önemsemez. Roguentm anlam verememesini insanın kendi yüzünü anlamasının olanaksız olo^ ■* düşünerek vazgeçer. Bu noktada Lacan'ın psikanalizim kuramına gorçı,!^ kendini fark etmesi, yani kendi yüzünü anlamlandırması Ayna EvresrmtS; nılsama' bir imge olan 'anne' sayesinde olur (Tura 2007; 80). Çocuğun sama imgesine başvurması da ona bu noktada kendinden başka yardmm^ cek kimsenin bulunmasıyla ilgilidir. Roguentin de yüzünde bir anlam mamsını çocuk gibi yalnız olduğunu göstermesi bakımından önemlidir da Roguentin'in yüzünde bir anlam bulamaması kültürün dılsel-sımgeseljij^ nında önceden sunulan hazır verili dil ve dilin taşıdığı anlam ve değer yargım nyla birlikte "rasyonel bilinç'in meydana getirdiği bir algılamadır. Bu noktadı Rcxjuentin yüzünün anlamını 'rasyonel bilinç'le anlamaya çalışır, bllirtçdısını yok sayar; çünkü insan gerçeklik düzleminde anlamı hep 'rasyonel bılinçk aramakta anlama ulaşma yolunda, kendinin gerçek 'ne'liğine ait otan bınçdışı'nı görmezden gelmektedir. Roguentin, 'bulantı' nöbetleri sayesmd» ster 'bilınçdışı'nı fark etmiş olsun, isterse transandantal görünümlü bırdene ıme ^şvurmuş bulunsun, 'varolan'ın dil ve dilin taşıdığı değer yargılan vt marnlann yüklenmesiyle yabancıllaşmış varlığının yüzünü sıyırır, varolanı olaynmsız bir şekilde algılamaya çalışarak hem varolan'ı kendi anlamlandınr em de kendi gerçeklik düzlemini kurmaya yeltenerek özgürlüğünü duyum •maya çalışır. '
Roguentin, bulantı' nöbetleriyle varolan'ı, 'dil'i araya koymadan »layımstz algılamaya devam ettikçe 'varolan'ı dil ve dilin taşıdığı değerlerle jılayan ve bu algılarla da gerçeklik düzlemini kuran toplum içerisindeki Ğ-T insanların hem Varolan a hem de kendine yabancılaştıöını duyumsar guentin kültürün simgesel-dilsel alanında yaşayan bireylerin-'özne'lerm sserl ferx)m€rx>loiinse göre anlamın kaynaklarının kendileri olduğu halde durumu anlıksal olarak fark edemedikleri, varolan a herhangi bir anlam delyeımediklenni, önceden üretilen anlam ve değer yargılarını kabullen-lerinden şikâyet eder. İşte bu nedenledir ki Roguentin'in gerçeklik düzlemi bu düzlem içindeki varolan a karşı Descartesvari şüphesi ve Kierkegardvarı ıgısı vardır; çünkü Roguentinin içeninde yaşadığı gerçeklik düzlemi ve bu ttemte rasyonel »jklsi tulanrı ««''"r-s durumdadır. tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder