tesettür ve felsefi bilgisi

tesettür ve felsefi bilgisi

 bugün sizlere en güzel yazıları yazan tesettür diyorki edebi söylemin dili metafor ve yüceltmelerle gerçeklik duzlemır>den iyice uzaklaşırken gerçeklik düzlemi ve bu düzlemin 'varolan ı da yüceltilmiş, aşkın-laştırılmış'transandantal hâle getirilmiş olur. İşte bu nedenledir kı Derrıda •aşkın okumayı askıya almadan, ancak metne ilişkin tutumun değiştirmesiyle edebi bir uzamda herhangi bir bildirim-bir gazete makalesi, bilimsel bir teorem, bir iletişim yazısı-daima yeniden kaydedildiğini düşünür (Derrida 2009: 47) Bu ifadelerinde Derrida, aşkın-transandantal bir okumanın sadece edebî metinleri değiştirip anlam yüklemediğini bu durumun bilimsel ve iletişim metinler için de geçerli olduğunu söyler. Bu noktada Derrida bilimsel ve iletişim metinlerinin de transandantal-aşkın bir okuma karşısında felsefenin ve felsefi söylemin aradığı anlamın sabitlemesi yönüyle güçlü

olmadığını ortaya koyar Buradan rahatlıkla şu söylenebilir ki aşkın-transandantal bir okuma karşısında ister iletişim metinleri, isterse bilimsel teoremleri ifade eden metinler olsun, bu metinlerde terim ve kavramlar gibi anlamı sabitleme öğeleri olmasına rağmen yine de bu metinlere yeni anlamlar yükleyebilir. Bu sonuç da, doğal ya da tarih dışı bir edebiyatın 'özü'nün olduğunun reddedilmesine, bunun karşısına ise edebî işleyiş ya da bir edebî yönelimselliğin ortaya çıkmasına neden olur.
“Edebiyatla uğraşmak için, bir metni edebî bir metin olarak okumak için aşkın okumayı askıya almak yetmez. Her şeye rağmen nesneyi bir edebî nesne olarak kurmadan dilin işleyişiyle, her tur kayıt yapısıyla ilgilenilebilir; gönderme askıya alınmaz (ki bu imkânsızdır) ancak anlamlı ya da gondergeyle dogmatik ilişki askıya alınabilir. Edebî yönelimselliğin özgüllüğüne yol açan şeyi kavrama guçluğu buradan kaynaklanır. Her halükârda bir metin kendi başına kendisini 'aşkın' bir okumaya odunç vermekten kaçınamaz. Bu aşkını yasaklayan bir edebiyat kendisini fesheder. Bu aşkın uğrak bastırılmazdır, karmaşıklaştırılabilir ya da katlanabilir ve bu katlamalar oyununda edebiyatlar arasındaki, edebi olmayan metinlerin farklı metinsel tipleri ya da uğrakları arasındaki fark kaydedilir" (Derrida 2009.48).
Derida bu ifadelerinde edebî metinlerin veya söylemlerin kendilerini aşkın-transandantal bir okumaya ödünç vermekten kaçınmadığını zaten aşkınlı-transandantal durumu yasaklayan bir edebî metnin ve söylemin kendini feshedeceğini dile getirirken aynı zamanda edebî söylem ile felsefî söylemin karşıtlığına da dikkat çeker.
Edebiyatın ve edebî söylemin bahsi geçen aşkın-transandantal alana olan bu yönelimine karşı felsefe ve felsefi söylem ise yukarıda da gösterilmeye çalışıldığı gibi kavramlarla metni sabitleyerek aşkın-transandantal okumaya direnmeye çalışır. Çünkü felsefe ve felsefî söylem akıl yürütmeler sonucu matematik kesinlikteki sabit gerçeği, tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer evrensel ve nesnel ılke'ye 'ozbilinç'e ulaşmak ister. Bu noktada Adorno edebî dil ve söylemin, felsefi söylem ve felsefede kullanıldığı zaman, “kavramsal düşünüşün )Aikümlulüklerine
Lğişmez ilkelere varmak için metnin dilme eğilerek edebî eleştiri anlayışını etkilemiş olan yarı mistik.
ve pratik, bilimsel bir tutumla bizzat edebî metnin maddi gerçekl gıne dıkka, çekmişlerdir. Burada Rus Biçimcileri malzemesi dile dayanan eser er uzetınh, tanım geliştirirken edebî metnin Varolan'ından yani dilin en yoa çıarjk felsefî bir tavır sergilemiş, felsefenin aradığı 'kesinlik e, nesne iğe u aşmaya gayret edinmeye çalışmışlarıdır. Felsefî söylem ve felsefenin, ede ı soy emv« edebî eserdeki dilsel sapmalara karşı çıkışının bir diğer nedeni ise ı se sapmaların hiçbir suretle tek bir homojen dil topluluğu içinde birleştiri emeyen ve sınıf, bölge, cinsiyet, statü vesaireye göre değişen son derece lemler dizisi olmasıdır. Hal böyle olunca da biri için norm olan bir aş asma göre sapma sayılabilir. Bu noktada normlar ve sapmalar hem tarihsel hem de kültürel bağlama göre değişebilir niteliktedir. Üstelik dil parçasının 'yadırgatıcı' olması, onun her yerde ve her zaman öyle olduğunun garantisi de değildir. İşte sapmalardaki bu değişkenlik felsefî söylemin ve felsefenin aradığı tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer evrensel ve nesnel ilkeye ve 'özbilinç'e ulaşmanın önüne engeller çıkarır.
5. Felsefe ve felsefî söylem 'bilinç'in dil ile kurmuş olduğu gerçeklik düzleminde 'varolan'dan hareket edip bilgi nesnesi olarak Varolan' üzerine düşünürken edebiyat ve edebî söylem; ses, imge örgüsü, ritim, sözdizimi, ölçü, uyak ve anlatı tekniklerini, özetle tüm biçimsel aygıtlarla, gerçeklik düzlemindeki 'varolan'ı 'yadırgatıcı' ya da 'yabancılaştırıcı' bir halde sunmaya çalışır işte felsefî söylemin dili, 'varolan'ı yadırgatıcı bir hale sokan tüm bu yöntemlerin askıya alındığı durumda ortaya çıkar.
'Felsefe belli bir somut varlığa, bir tikelliğe; bir imgeye, bir tasarıma bağlı olmayan, ondan sıyrılmış olan düşüncenin ortaya çıkışıyla başlıyor. Bir somut ve tikel varlığa yönelik olmamak onda bulunmamak ve kendine dönmüş ölmak felsefenin iç-başlangıç noktası; onu öteki düşünce biçimlerinden avıran duğumsel nokta. Başka bir deyişle, imge değil de genel soyut düşünce yanmam ortaya çıktığı zaman felsefenin başladığından söz edebiliriz' {Hilav 2001:349
lamıyorlar Bilim adamları ve sanatçılara ilişkin söylenenlerin olmadığı bir yana, bu ifade felsefeye ilişkin çok yaygın bir kanıyı-feij^N ruluğu ya da hakikati arama çabasıdır- dile getiriyor. Doğruluğun fılo^^? temel sorunu olduğu söyleniyor; ama doğruluk ya da hakikat yalnız fii^^ larm, felsefecilerin değil bilim adamlarının, bilgiyle uğraşan herkesin or ereği’ (Tepe 2001:490).
ni kuşkusuz edebiyat ve edebî söylemin tanımında, yukarıda değinil ^ Önemli rol oynaması, bir dönemdeki hâkim edebiyat anla
şının belirli gurup insan tarafından meydana getirilmiş bir kurgu olarak ç rülmesi gerektiği anlamına gelir. Binlerinin onun hakkında dediklerinden da diyeceklerinden bağımsız olarak kendi içinde değerli bir edebiyat esi veya gelenek diye bir şey yoktur' (Eagleton 2004: 28). Felsefî söylem ve fell fe, edebiyat ve edebî söylemin bu özelliğinin karşısında yer alır. Felsefe î felsefi söylem bir dönemdeki beğenilerin ve değerlerin hâkim bir anlayı( hemen hemen bütün bilgi alanlarını kurgulamasına karşı refleksini geliştiren dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve
yöntemini kullanıp, tarih üstü, tarihi aşan, genelgeçer. everen-^ fiesnel ye. özbıfın<e ulaşmaya çalışır.
9Felsefe ve felsefî söylemin, tarih üstü, tarihi aşan, genel geçer, evrensel ^ nesnel Hke yı özbil#r>ç'i one çıkarması, aslında edebî söylemin ve edebiya-^de^edefegore şekıllerxiıği yorumuna karşılık olarak herhangi bir dönemde edebi eserin veya söylemin içinde oluştuğu siyasi, sosyal ve ekonomik değif^ halde hâli edebi çekiciliğini' korumasıyla benzerlik gösterir, »içdeğişen koşullara ve değer yargılanna göre edebî söylemde ve
eserde değişmeyen bu edebi çekicilik' felsefe ve felsefî söyîemin aradığı tarih jistil 8Ş^ ger>elgeçer nesr>ei 'ilke sine, özbilinç'e benzer. Fakat insan değrşen değerler ve koşullar karşısırKİa, edebî eserdeki tarih dışı, tarihi aşan crM çekKikğı' ya fark edemez ya da kendi bulunduğu şartlar altında edebî esen yorumlar Bu noktada Demda'nın da üzerinde durduğu gibi edebî eser esiorhtransarKİantal okumaya çok elverişli olan sembolik, metaforik dil ve •ngelemle kurulmuştur. Bu nedenle insan edebî söylem ve eseri kendi kaygı-Itfi ışığînda yorumlar. Bunu yaparken de aslır>da bilinçli ya da bilinçsiz olarak yofiana kaktığı eseri yemden kurar, adeta yeniden yazar. Oysaki felsefe ve Ws<8 söylem kavramlarla anlamı sabitleştirmeye çalıştığından edebî esere yanelmselîtğe benzer bir yönelmenin önünü kesmeye çalışır.
10Hiç kuşkusuz felsefe ve felsefî söylemin akıl yürütmeleriyle varmak iste-(kğ tesmik ve nesnellik' ile edebiyat ve edebî söylemin ortaya çıkardığı âzneWf' ve görecelilik* birbirine zıttır. Bu noktada felsefe ve felsefî söylemin arkasında olduğu kesinlik' ve 'nesnellik' tümel, edebî eser ve söylemde dile getirilen öznellik ve görecelik' ise tikeldir. Tümellik üstüne kurulan felsefî söylemde tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer bir nesnellik'e ulaşmak hedeflenirim edebî söylemde ise öznelliğin hâkim olduğu yorumlara varılır.
*^efeefî metm olarak adlandırdığımız şeyler, gerçekte bir sonsuzluğa doğru İerteyen diyalog şeklindeki müdahalelerdir. Şayet felsefî 'metinleri' edebî metvı gibi gorur ve onlan düşünce niyetimizin kavramsal eklemeler yolunda sak yol işaretleri olarak görmesek, kelimenin kotu anlamıyla bir Skolastikçi ok/¥ehriL Belki de olağanüstü bir karşı harekette rastlaşan felsefe ve şiir ara-anda bir iç akrabalık yatmaktadır felsefe dili devamlı kendi kendini geçmektedir şm dik (her gerçek şiir dili) geçilmez ve tektir. İşte böyle olabilirdi diyorum. yine de Hegel gibi bir filozofun bir isimli yüklemin yerine geçen yan cuade sorunsalının, karar biçiminin felsefî düşüncesi için çokça gerekli olduğunun bÜTKinde olmasında olmasını ve onun, diyalektiğinin kendini iyice seuştran metodu içırxie, daha fazla bir şekilde ortaya çıkan düşüncenin hareketine uygun olduğunu görmek Hginçtir. Spekülatif cümle öğretisini temsil eden aym Hegel, poese püre un şiiri Mallarmee için açıkça çok özel bir çe-İMCJkk arz etmiştir. Mallarme'ın neredeyse Hegel'ci terminoloji ile kaleme «brmuş gibi gözüken ve belki de Igitur'da, belki de Coup de Des'da saf şiirin şairane idealine en çok yaklaşan erken donem şiirleri vardır* (Gademer 2002:
fgliefe ve feiiett soytem beknattğe. meufya^ irrasyonel Men» _ ,,-«l-lerd<o ziyeöe olgu cumlelen ktManOn. Çunku 'olgu curr^”'., ^İ^^dT^gul^Mb^ yargıyı öogerefctıren' (Eagletoo 2004 30, -w ve hem sorgulamaya hem yanlıjlanmaya açık örsermeler içere ta,»^ ve edebiyatı meydana getiren ciımieter .$e sembo' «. metafor* d* ve soz sanatlarıyla -vatotin'ı gerçekfck düzleminden koparıp asi---<.,^ transandantal görünüme sahip br hâ,e getirmeye yöne », oUrak nedenle edebi sdylem ve eserde bOg^ oraya cümlelerindeki b4e yjnff>lanm^a ve sorgıMatnaya aç§k
11. Va>anflan hayatın ey4em ve prat4rJenaı aktaran edebiyat ve eûco ^ lem kı^landi^ simgesel ve rrveta#onk dİ, imgelem ve soz sanatiarryli c» , lamMıga açıkr Bu çok anlamMbk asknda okuyucunun bu metıniere yĞntm»r^ kğfyle ortaya çıkan bir durumdur Bu noktada Husserfin fenomenoİG|ıı» I olarak edebi metm veya söylem nesne oUcak nteiendeı^me ak*/#/;
r bu nesne karystnöa öznedir Husserl fenomenoiofisi de ariam eckmugna» tünüyle özneye, yare edebi eser veya söylem kar>#saxia okuyucuya vMş» den nesneyi neredeyse aniam olarak bir şeyi ifade etmeyen kendnöE m ^‘^ndînde varklt konumuna indirger Kü bu şeklde gelışı^^ ^ DerriöaTir fŞaret ettiği gibi kendinde edebi gerçekkk akN bir seytn vaHı^nı desTe^^« zorokır.
*^dcbı oiay. beı«i öe başka herhangi be peyden daha fazia tm olaya aer (çunku daha az öoğakhrK aynı >««ade çoa dıy doçA^anmas 94:
hale gelir Be metnm azsel edebMrV hıçb# ıçsei knter güvence altra a# maz. Eöebyatm gu^^ence aiteıa kbııiM^ ozu ya da varhğı yoktur eoeo ar eseon butun unsudannı çazûmlefneyı sürdürürseniz, aöia edebiyattı âvak ^ karşâaşmazsMHz paylaştığ ya da ödünç aldığı diğer metv'»enle daw rcderde de buSaia^eğfna. «ter die «iamiara isterse gonderge^ede «<unel ya da nesne# bv rrıesele ohua tsazı oKiitfdede kar>da[$rana j^Msa Ve hatta bir topkıkj^jn ^ da bu iertorneın edebi statüsü haekjnöa or anlaşmaya varmasma olanak tanryan uylaşam tâe tehMıek tstâearsız ve da degışAiige tabı kaie 'Vofc denece* «adar az edetayar bu uykifP ea kamevne garet eder' vOemda 2009^ 77i.
Bwtun anlamı, bk edebi metne veya söyleme özne-okuyucu yOkktyora »e ebi metvı fcenck kendme br anlam *ade etmeyen kentinde ^ey'. b* nesne
rwnunday$aozamanedet»yatbreylemontolo|rslkonurTHjr»dad.r Bu nok
U edebiyat ve edebi söylem feHeff söylemm aksme okuyucunun rvyetsed-le »e yonekmne bağ* olarak *konu$atM*rvıv f*«aye edcbdnm’ ve kentim M edebi» .ilham edebaı** ampt*ab*le enfMaMef bar «oelk otarak tasar-aahm fenomenokya wme*nde' setgHemejH çaktan amaç edirwm$or coeur 20^04»: 55?
gtdnşlnde kendini göstenyor. Her şeyi konu edinebilen felsefe, aynca kendini de konu edinebiliyor. Felsefe, bilime de sanata da nitelıklennı ortaya koya-bdme amaayia somlar yöneltebiliyor. Ama ne bilim ne de sanat böyle bir ışle-M ösdeniyor; bilim de sarut da kendim sorgulama etkinliğim gerçekleştiremiyor Felsefe ise, kendim sorguluyor ama sorguladıklannın yanında ve dilden ûCe bir söylem olarak birçok ayncalıklı yönüyle ortaya çıkıyor' (Çotuksoken 2000: S7). Çunku felsefi metin, aslırxia 'daima yazılı olsa da, aktardığı ve genel olarak öğrettiği gösterilen içeriği karşısında kesinlikle kendi felsefi özgüllüğü olarak kendisini silme projesi ıçenr' (Derrida 2009:108). Bu hususta 'felsefenin en buyuk erdemi, kendisini sorgulayabilmesi, inşa ettiği şeyi dekonstruksiyo-na tabı tutabilmesi, söylediği şeyi geri alabilmesidir' (Levinas 2010:84). Breton ise felsefenin 'çurutme/reddetme ve doğrulama/onaylama' gibi iki boyutunun hiçbir şekilde bırbıriyle uyuşmaz şeyler olmadığını düşünür (Breton 2010:
156) Breton, çağdaş düşüncenin aksine felsefenin eleştirel değil aslında doğrulama boyutunun önemli olduğunu düşünür.
Edebi eser ve söylem ile felsefi eser ve söylem üzerine yukarıda verilen bilgiler ve karşılaştırmalann amacı edebî eser ve söylem ile felsefi eser ve söylemin smırlannın belirlenmesi ve kesiştikleri yer ile birleştikleri yerleri tayin etmeye çalışmaktı. Bu konuda Hilmi Ziya Ülken kaleme alınan felsefi eserleri hem büim hem de sanat/edebiyat eserlerinden çok net şekilde ayırmıştır. Ül ken e göre başlangıçta felsefi gibi görünen Claude Berna'm Tecrbi Tıb Tetkikine Giriş, Laplace ın Alem Sistemi, Nevvton'un Tabiat Felsefesi gibi eserler as-knda ilmi eserlerdir Bir diğer eserler grubu ise baştan sona kadar kavramsal sağlam bir kanıtlama zirKirinin hâkim olduğu Descartes'in Metod Üzerine IConşma. Aristo’nun Metafizik'!, Leibniz'in İnsan Zihnine Dair Yeni Denemeler'i. Spmoza'nin Etika sının içinde bulunduğu eserlerdir ki bunlar felsefidir. Hilmi Zıya ülken daha sonra bu eserler grubundan farklı olarak felsefî görünen fakat asknda edebî olan yapıtlardan bahseder. Ülken'e göre bu eserler “ne ilim eserimin konkre misalleri* 'tabiat olayları ve şeyleri' 'ne de zihnin düzenli ve sağlam kanıtlama tarızına ait bir örneği' ihtiva eden eserlerdir (Ülken 2001. 547). Bu tür eserlere Mevlana'nın Fih-i Ma Fih'i, Feridüddun Attar'ın li^hiname'si. Eflatun un bazı diyaloglan, J. J. Rousseau'nun Emile'i, Yeni HHoısel gibi örnekler verilebilir. Ülken grupladığı bu eserlerin felsefe olarak kabul edilmesi halinde, birincileri ilmf felsefe, İkincileri spekülatif ve nazari felsefe üçuncülen ise edebi felsefe olarak adlandırmalarının daha uygun olacağı görüşündedir. Ülken'e göre böyle bir isimlendirmede “felsefî eserler arasında bileşik nokta bulmak çok güç olacak ve bu karakterle' ayrılan 'felsefe-ierden her bınnin ötekinden büsbütün ayrı bir alanı olduğunu kabul etmek gırekecektır. Böyîe bir goruş felsefenin bütünlüğünü inkâr etmekle birdir' Mken 2001: S47). Bu nedenle 'zihnin işleyişine ait her teşebbüs felsefe değildir, tıalk sözleri', halk hikmeti 'atasözleri, mitolojik düşünce' v.b. adlan ile toptanın birçok kotektıf veya anonim zihin mahsulleri vardır ki içlerinde güzel tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder